Gelenek, Modernleşme ve Gelecek

 

Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlüğü gelenek sözcüğünün anlamını “Bir toplumda, bir toplulukta eskiden kalmış olmaları, dolayısıyla saygın tutulup kuşaktan kuşağa iletilen, yaptırım gücü olan kültürel kalıntılar, alışkanlıklar, bilgi, töre ve davranışlar, anane” olarak tanımlıyor.
Açıklayıcı olması için Güncel Türkçe Sözlük’te Nurullah Ataç’ın „Şair yeni bir dil yaratabilir ama bunun için gereken gücü gelenekten alır“ sözlerine yer verilmiş.
Burada verilen tanıma göre, gelenek, her şeyden önce geçmişte yaratılan ve geçerliliğini hala koruyan, bugünkü yaşamın önünü aydınlatmaya devam eden deneyimle, bilgi ve değerlerle, kültür ve hatıralarla ilgilidir. Kısacası gelenek, geçmiş kuşaklardan kalan mirastır.
Nurullah Ataç’tan aktarılan sözler, yeni olanın yaratılmasında geleneğin sahip olduğu yapıcı işleve dikkat çekiyor. Buna göre, şairin yeni bir dil yaratabilmesi için gelenekten beslenmesi gerekmektedir. Öyleyse, gelenek kavramın geniş anlamında bir nevi tarihtir denebilir.
Gelenek, bu bakımdan, yeniyi mümkün kılıyor olması nedeniyle kendinde hem sürekliliği (miras) hem de kopuşu, yani yeni olanı barındırmaktadır. Tarih de ancak şimdide geçmişe dayanarak yeniyi yaratabildiğimiz oranda oluşur. Bu nedenle tarihten bahsettiğimiz durumda zamanın geçmiş zaman, gelecek zaman ve şimdki zaman olmak üzere üç boyutuyla aynı zamanda ilişkileniriz. Fakat bu bağlamda zamanın üç boyutuyla birden ilişkilenmek hep şimdiki zaman odaklı olarak gerçekleşmektedir. Bu bakımdan tarih kendinde sayısız gelenekleri barındırabileceği gibi bir geleneği de belli bir şeyin tarihi olarak alabiliriz.
Eric Hobsbawm, Tarih Üzerine adlı yapıtında “tarihçiler, hep geçmişe bakarak olsa bile, durmadan ileriyi görmeye çalışmaktadırlar” diyor(65). Şimdiki zamandan geçmişe bakan tarihçi veya şimdiki zamanda geçmişine bakan bir toplum ilerisini, yani yarınını veya geleceğini şekillendirmeye çalışmaktadır. Tarih ve oluşmuş gelenekler, insanın ve toplumların burada söz konusu olan geleceği öngörme ve şekillendirme çabasını mümkün kıldığı oranda yeniliğin önünü de açar. Hobsbawm eserinin başka bir yerinde zamansallığın üç boyutluluğuna ilişkin Hobsbawm felsefi içermeleri de olan şöyle bir belirlemede bulunuyor:

“…bilinçli insan eyleminin öğrenme, bellek ve deneyime dayalı olan çok büyük bir kısmı, geçmişle, şimdiyle ve gelecekle durmadan yüzleşen, muazzam genişlikteki bir mekanizmayı oluşturmaktadır. İnsanlar geçmişi belli bir şekilde okuyarak geleceği önceden görmeye çalışmamazlık edemezler. Bırakın devlet politikası oluşturmayı, insan yaşamının sıradan bilinçli süreçleri bile geleceği görmeye çalışmayı gerektirir ve insanlar bu çabalarını elbette, genel olarak geleceğin geçmişle sistematik bir bağının bulunduğu, buradaki geçmişin de koşulların ve ortamların keyfi biçimde sıralanmasından ibaret olmadığı gibi doğru bir varsayıma dayandırılır(59).”
Hobsbawm’a göre “bilinçli insan” eylemi “öğrenme, bellek ve deneyime” dayalıdır ve bu haliyle “bilinçli insan” eylemi sürekli bir şekilde “geçmişle, şimdiyle ve gelecekle” karşı karşıya gelmek zorundadır. İnsan eyleminin zamansallık bağlamında sergilemiş olduğu bu üç boyutluluğu onun somut bir mekansallığa bağlılığının bir özelliği olarak karşımıza çıkmaktadır. Tarihsellik kendini bu bağlamda mekansallığın ve zamansallığın düğümlenmiş somut yoğunluğu olarak gösterir. Ve bu bağlamda gelenek kendisini geçmiş kültürlerin ve kuşakların pratiğinde başarısını kanıtlamış deneyim ve pratiklerin, değer yargılarının ve yöntemlerinin, davranış ve yönelim tarzlarının, önyargıların ve meşruluk ölçülerinin geçmişten geleceğe süreklilik olarak gösterir. Bu süreklilik aynı zamanda bireysel ve toplumsal ilişkilerin maddi kültürde sürekliliği anlamına da gelmektedir.
Bu süreklilikte geçmişin şimdiki zaman ve gelecek üzerinde belirliliğine göre “geleneksel” olandan bahsedilir. Geçmişi gelecekte neredeyse hiç değiştirmeden sürdürme çabasına ise gelenekçilik denir. Modernleşme geleneğin tüm sürekliliğine ve birikimine karşın yeni kuşağın pratiğinde eski kuşakların pratiği ile kıyaslandığında değişimin ve yeniliğin oluşmasına denir. Değişim ve yenilik yeni kuşağın geçmiş kuşakların mirası karşısında yapıcı özgürlük alanını dile getirir. Kendisini yeni kuşağın sergilemiş pratiğinde ifadesini bulan bu yaratıcılık kendisini yeni deneyiminde gösterir. Burada söz konusu olan modernleşme dinamiğinden farklı olarak, gelenekçilik, Hobsbawm’ın zorunluluk olarak tanımladığı zamansallığın üç boyutluluğunun inşası için yaratıcı yeni pratikler denemek yerine mevcut kuşağın kendine haslığını yok sayan geleneksel pratiklerin kopyalanması çabasında ortaya çıkar.
Bu büyük tarih bilimcisinin gözüyle bakınca modernleşme, yani sürekli yenilik toplumsal yaşamının varolma tarzının tarihsel oluşunun zorunlu bir yasası olarak karşımıza çıkmaktadır. Her kuşak kendi tarihselliğinde kendisinden önceki kuşakların yaratmış olduğu maddi ve manevi değerler dünyası içine doğar. Sosyalleşme süreci her kuşak için bu değerleri edinme sürecidir. Her yeniden edinme zorunlu olarak eleştireldir. Nurullah Attaç’ın işaret ettiği geleneğe sahip çıkarak değiştirmenin temelinde burada söz konusu olan eleştirel edinme ilkesi yatmaktadır. Zira sosyalleşme süreci, yani eleştirel edinme süreci aynı zamanda yavaş yavaş devralıp işleme, üretme ve biriktirme sürecidir de. Biriktirilen aynı şekilde değiştirerek biriktirip devretmek üzere devredilir.
Burada temel kavram eleştiri ve deneyimdir. Eleştiri de, deneyim de mekansallıkta ve zamansallıkta burada-şimdi odaklıdır. Gelenek ve gelecek arasındaki ilişki kanımca ancak bu kavramlardan hareketle eşyanın doğasına uygun diyalektik bütünlük içinde düşünülüp kurgulanabilir. Öyleyse mesele toplumsal yaşam da olduğu gibi bireysel hayatta da sürekli modernleşmeye hep açık olmaktır. Hayat zaten bu şekilde işler gözükmektedir. Toplumların ve bireylerin bunu bilinçlerinde de sahiplenmesi yaşamı daha yaşanır kılabilir.

Yorum Yapın