Edebiyat Sayfası Sayı: 19

Ali Özenç Çağlar ve Yeni Bir Şiir

Aşk ve İyot Kokusu
Deniz ve iyot kokusu seni anımsatan
Bir de saçların, ıslak ve kum rengi ah!
Hüzün rengi gözlerinin harelerinde
Ellerin, bir de ellerin ter içindeydi
Avuçlarım hala ıslak, sen çiçeğim
Tenime işlenmiş dünden bu yana
Dudaklarım aşk ve iyot kokuyor
Biliyor musun? O başlayıp bittiği;
Sakin bir balıkçı kasabası mıydı?
Çözülüp dağıldığımız yer.
Ne sen kaldın geçen yazdan
Ne haziran tatili
Med – cezir başladı
Deniz de çekildi, biliyor musun?
Hüküm giymiş bir avuç
Sözcük dudaklarımda…

FELSEFE
Şili’li Büyük Ozan: Pablo Neruda/ Ali Özenç ÇAĞLAR
Şili’li Büyük Ozan: Pablo Neruda

Pablo NerudaPablo Neruda, dünya şiirinin temel taşlarındandır. Ayrıca o, işçi sınıfının şairidir de. Neruda, gözünü kırpmadan tüm yaşamını bu kavgaya adamış ender şairlerden, insanlardan biridir. Ömrünün sonuna dek faşist diktatör General Pinochet’e karşı olmayı ve Başkan Allende’nin yanıbaşında durmayı adeta kendine bir görev bilmiştir.
Asıl adı, Ricardo Eliezer Neftali Reyes Basoalto olan şair ve yazar Pablo Neruda, 12 Temmuz 1904 tarihinde Şili-Parral’da dünyaya gelmiştir.
Babası bir demiryolu işçisi olan Neruda’nın, annesi bir öğretmen olup; daha çok küçük yaşta iken vefat etmiştir. Pablo Neruda, edebiyata olan yatkınlığını diğer şair ve yazarlara oranla çok daha küçük bir yaşta belli etmiştir.
13 yaşında iken şair Gabriela Mistral ile tanışan Neruda, aynı zamanlarda bir gazetede yazılar yazmaya başlamıştır. Sonraları Neruda, bir edebiyat dergisinde 1917-1920 yılları arasında yazdığı şiirleri yayımlaya başlamıştır. Dergide yazdığı yazılarda Çek şair Jan Neruda’dan edindiği Pablo Neruda takma adını kullanmıştır. Bu takma ad neticesinde Pablo Neruda ismi şairin yasal adı olarak kaydedilmiştir. 1925 yılında Neruda, Şili Üniversitesi’nde pedagoji, mimarlık ve Fransızca eğitim almaya başlamıştır. Bu yıllarda edebiyat ile yakın bir bağ içerisinde bulunan Neruda, Öğrenci Birliği tarafından açılan bir şiir yarışmasında ‘Bayram Şarkısı’ adlı şiiri ile birincilik kazanmıştır. Şair ve yazarlığının yanı sıra Pablo Neruda, 1927 ile 1935 yılları arasında hükümetin elçisi olarak değişik ülkelerde görev yapmıştır. Bu görevi dolayısıyla birçok önemli kentte yaşama olanağı bulmuştur.
Pablo Neruda ve Nazım HikmetF. Garcia Lorca ile büyük bir dostluk kuran Pablo Neruda, daha sonra onun ölümü ile büyük bir ıstırap yaşamıştır. İspanya İç Savaşı sırasında milliyetçiler tarafından çok genç yaşında öldüren Lorca’nın ardından savaşta Cumhuriyetçilerin tarafında yer alan Neruda, bu süre zarfında ”Kalbimdeki İspanya” adlı eserini kaleme alır. Eserin asıl dikkat çeken yanı ise cephede basılmasıdır. İspanya İç Savaşı ve Lorca’nın bu şekilde katledilmesi Neruda’nın ruh halini etkilemesinin yanı sıra onun yazılarının kaderini de değiştirmiştir. Savaşın ardından ülkesine geri dönen Neruda, bu tarihten itibaren toplumsal ve politik konulara ağırlık vermeye başlar. 1945 yılında senatör seçilen Pablo Nerudaa, Şili Komünist Partisi’ne katılır. Ancak parti 1947 yılında hükümet aleyhine protestolar yaptığı için yasa dışı ilan edilir. Bu olayın ardından Neruda, iki yıl süreyle Şili’de kaçak bir yaşam sürdürür. İki yıl ülkesinde kaçak yaşayan Neruda, Şili’den ayrılarak S.S.C.B, Meksika ve daha birçok Avrupa ülkesinde yaşamıştır. Pablo Neruda edebi kimliğinin yanı sıra politik duruşuyla da ayakları yere basan bir kişiydi. 1970 senesinde ülkesinin başkanlığına aday gösterilmiş ancak bu adaylığın yerine Salvador Allende’yi desteklemiştir. Seçimin sonucunda Allende başkan olmuş ve Neruda’ya da Fransız elçiliği görevini vermiştir. Bu olaydan bir yıl sonra yani 1971 yılında Nobel Ödülünü de kazanan Pablo Neruda’ya, aynı zamanda Şilili Büyük Dünya Ozanı adıyla 1952’de Dünya Barış Ödülü verilirken, bir yıl sonra da, Sovyetler Birliği’nde Stalin Ödülü verilmiştir. 20. yüzyılın en önemli şairlerinden ve ülkesinin bir simgesi haline gelen Pablo Neruda, 24 Eylül 1973 tarihinde kalp yetmezliği neticesinde yaşama veda etmiştir.
Pablo Neruda, katıldığı bir kongrede Nazım Hikmet’in şairliği hakkında oldukça övgü dolu olan şu cümleyi zikretmiştir;
“Onun yanında biz şair bile olamayız”.
Bu müthiş duyarlılığın yanı sıra yine Pablo Neruda, Nazım Hikmet adına Barış Ödülünü almıştır. Son olarak Neruda, Nazım Hikmet’in ölüm haberi üzerine ”Güz Çiçeklerinden Nazım’a Çelenk” başlıklı yandaki şiiri kaleme almıştır.
Pablo Neruda’dan:
* Hayat yaşandığı kadardır! Ötesi; ya hatıralarda bir iz, ya da hayallerde bir umuttur.
* Hayatta hiç bir zaman bir başkasına tüm benliğinIe güvenme, Çünkü; hiç kimse sana tüm benliğiyle görünmez.
* Tek başıma yorulmak istemiyorum, sen de benimIe yoruI istiyorum.
* AsIında kadın; erkeğin beğenen bakışlarından çok, hemcinsinin kıskançlık doIu bakışlarını görünce, güzeI olduğundan emin olur.
* Ekmeği aI benden istersen, havayı aI, ama alma benden gülüşünü.
* Bir erkeğin sözleri sana dokunuyorsa, elleri çok uzakta değildir.
* Biz şairIer nefretten nefret ederiz ve savaşa karşı savaşırız.
Neden öldün Nâzım?
Senin türkülerinden yoksun ne yapacağız şimdi
Senin bizi karşılarken ki gülümseyişin gibi, bir pınar bulabilecek miyiz bir daha?
Senin gururundan, sert sevecenliğinden yoksun ne yapacağız?
Bakışın gibi bir bakışı nereden bulmalı, ateşle suyun birleştiği
Gerçeğe çağıran, acıyla ve gözüpek bir sevinçle dolu?
Kardeşim benim, nice yeni duygular, düşünceler kazandırdın bana
Denizden esen acı rüzgâr katsaydı önüne onları
Bulutlar gibi yaprak gibi uçarlar.
Düşerlerdi orada, uzakta,
Yaşarken kendine seçtiğin
Ve ölüm sonrasında seni kucaklayan toprağa
Sana Şili’nin kış krizantemlerinden bir demet sunuyorum
Ve soğuk ay ışığını güney denizleri üstünde parıldayan
Halkların kavgasını ve kavgamı benim
Ve boğuk uğultusunu acılı davulların, kendi yurdundan…
Kardeşim benim, adanmış asker, dünyada nasıl da yalnızım sensiz
Senin çiçek açmış bir kiraz ağacına benzeyen yüzünden yoksun
Dostluğumuzdan, bana ekmek olan,
Rahmet gibi susuzluğumu gideren ve kanıma güç katan.
Zindanlardan kopup geldiğinde karşılaşmıştık seninle
Kuyu gibi kapkara zindanlardan
Canavarlıkların, zorbalıkların, acıların kuyuları
Ellerinde izi vardı eziyetlerin
Hınç oklarını aradım gözlerinde
Oysa sen parıldayan bir yürekle geldin
Yaralar ve ışıklar içinde
Şimdi ben ne yapayım? Nasıl tanımlar
Senin her yerden derlediğin çiçekler olmaksızın bu dünya.
Nasıl dövüşülür senden örnek almaksızın,
Senin halksal bilgeliğinden ve yüce şair onurundan yoksun?
Teşekkürler, böyle olduğun için! Teşekkürler o ateş için
Türkülerinle tutuşturduğun, sonsuzca

TİYATRO
Direnen Tiyatro/ Yeni yazısıyla Havva Ağral
DİRENEN YANIYLA TİYATRO HEP BİZDEN YANA

Tiyatro politik arenalarda kendine bir yer aralamak ister mi? Hitler bir kürsü tiyatrosu icat etmek için uğraş verdirtmiş ancak bu alanda muvaffak olamamıştır. Tam tersi sanatın göçüne vesile olmuştur. Sanatta da, tıpkı kendi politikasına uygun hareket imkanı bulduğuna inanan Hitler; Sanatta da kendince bir arındırma yoluna gitmeye çalışmış, tiyatro içinde bir tavsiye hareketi başlatmış, kendi anlayışına uymayan entelektüel, edebi, sanatsal pek çok eser ve sanatçı saldırılara maruz kalmıştır. Yazarlar, eleştirmenler, aktörler, akademisyenler bu saldırılardan ve tasviye hareketinden payını almıştır. Sonuç içi boşaltılan alan, hiçbir işe yaramamıştır. Dönemin Nazi gazetesi sahibi völkischer Beobachter modern sanata karşıydı. Son olarak Hitler ırk tandansında bir sanatsal çizgi kurgulamaya uğraştı. Bu Nazi sanatı kendince, antik dünyadan temellerini alan, imgesel beden dilini bulmaya çalıştı. Arı ırkın üstünlüğü gibi yersiz bir şiarla, ulusun bütünlüğü, devletin yüceliği, kadın erkek rolleri ile kusursuzluk arayan bir model tasarımlanmıştı. Ancak onlarca donanımlı sanatçı İngiltere’ye göç etmek durumda kaldı. Hitler kendisini bir Haçlı komutanı olarak lanse edebildiği bir tiyatro arenasına kavuşmuştu. Özellikle doktor Joseph Goebelles tarafından gazete, dergi, kitap, halk mitingleri, radyo gibi alanlarında ele geçirilmesi yine Hitler tasarımı yapay bir iletişim faunası kurulmasına uğraşılmıştır. Naziler Almanya’daki tüm kitapçıları ve kütüphaneleri bastı. Önceden hazırlanan kitap listeleri dayatıldı. Öğrenciler birer kobay gibi bu düşüncelere maruz kalmış oldu. Ve o yitik nesillerin köktenci tezahürleri günümüze kadar, gücünü zayıflatmış olsa bile ulaşmıştır.
Bugün Almanya’da bu tarz düşünceler radikal sayılıyor. Ancak dünyaya bir bakış attığımızda, köktenci düşüncelerin farklı tezahürleri ve türevlerini yine görebilmekteyiz. Ancak, bu defa sanki farklı metotlar deneniyor. Bilinç dışı alana denk düşen, alt metinler söz konusu. Ekonomi ve coğrafyaların kendi iç dinamikleri bu alt metinleri besleyen birer argüman bulmayı kendince biliyor. Faşizm uzun zamandan beri insanlığın içinde dolaşan kötücül bir hortlak gibi aramızda. Acılar gün geçtikçe artan devasa bir yaraya dönüşüyor. Kan kaybının dinme ihtimali yok gibi. Emperyalizm kendi kötücül dinamiklerini, hortlaklarını insanlığın üzerine saldı. El kadar çocukların kanından, gıdasından beslenen doyumsuz bir emperyalizm, eline geçen kötücül her devinimi kendi işlerliği için son raddesine kadar kullanacak. Bunun adı tv de eğlence programı, best seller bir kitap, Geobelles‘lerin yayın evi sahibi olduğu, ya da oto sansürün dehşet sağırlığı ortasında sanatın cılız bir varlığa dönüşme ihtimali… Bu kadar karamsar bir tablonun içinde her şey o kadar da kötü mü? Hayır direnen ve karşı koyan insanın varlığını hissediyoruz. Tiyatro son dönemde izleyici sayısını ve koltuk kapasitesini arttırdı. Çünkü insan kendi doğasındaki direnişin, en güzel tezahürünü, kendi içsel arınmışlığı olan tiyatroda bulur. Bu şu demek, ırksal değil, fikirsel, insani, katarsis bir durum… İnsan kendini en çok yine tiyatroda bulmuş demektir. Hangi sınıftan olursa olsun insan kendi temaşa haline meraklıdır. İnsan kendi varlığı boyunca mimler, roller ve grotesk unsurlarla kendi duygu dünyasının ifşasını inşa eder durur. Tiyatro insanın simgesel bir varoluşudur. Kendini simgelediği yer üç duvarın çevrelediği koca bir dünya. Tiyatro bugüne değin antropoljik varlığımızın bir uzantısı. İnsan grtoteks bir eylemcidir. Mimlerle vardır. Kendini sürekli arayandır. Kendinde bulduklarıyla yetinemeyen ve hep bir eksiklik duyacak olan mükemmeliyetçidir. Doğal seleksiyonun bir ürünü ve seçilimi olan insan, yine doğası gereği seçici eleyici ve aktarımcı hali ile tiyatroyu tercih etmişse kendice doğru bir şeyi yapmıştır. Tüm bu geçmiş ve bu gün, insanın ayıplarını, kayıplarını hafızasını diri tutacak araçları elinde bulundurmaya devam edecektir. Hitler, Goebelles, Musollini, vs. ait oldukları yere, tarihin ayıplar sahnesine yazılacaktır. Neruda, Atatürk gibi, halkın yarattığı kahramanlar sahnede devasa altın birer kalbe dönüşecek hepimizin ışığı ve hafızası olmaya devam edecektir.
Önemli olan insanın geçmişi ve bilgiyi bir yük gibi değil, bir düşünüş metodiğinin materyalleri olarak algılayabilmesidir. Düşünmek, irdelemek, tabiatınca yaşayabilmek, işte bütün bunlar ve fazlası insanın sanattan da yetiler alması, bu yetilerin ve bilginin kombinasyonları ve enstrümanları aracılığıyla kendini tekrar görebilmesi, anlayabilmesi döngüsündeyiz. Anlamlandırabildiğimiz oranda, insanlık denilen soyut, simgesel yolun yolcusu olarak yol alacağız. Amaç o simgesel yolun, yine insan için acısız, erdemli adımlarla yürünmesi. Tiyatro hayatlar kurtaramaz. Tiyatro kurtarılmış zihinler yaratmak için vardır. Kötücül zihniyetlerin ifşası ile kendine şifa olmayı deneyen bir yapı olarak da tarif edebiliriz.
Peter Brook “Tiyatro için; tiyatro saniyelerle gelişen bir devrimdir.” İnsanı o sembolik insanlık yolunda ilerletebilmenin en güçlü dinamiğini sunar.
Ülkemiz darbeler ve acılar tarihi, kendi geçmişimiz kendi kayıplarımız, kendimize ettiğimiz ayıpların tarihidir. Sanata dört kolla sarılmak bir mecburiyet. Ülkemiz coğrafi bir yangın yeri, bugün de yarın da bizleri bekleyen kayıplar ve ayıpların tam ortası. Bu anlamada toplumun hafızası olmak, haykırmak, insanlık dediğimiz sembole, sembolik sanatsal bir dil olmak ahlakidir. Ve sanata hevesli binlerce insana bu vicdanı hatırlatmak bu hafızaya sahip çıkmak gerektiğini göstermek zorundayız. Popüler kültürün, sansürcü zihniyetlerin tekelinden kurtulmak için insan tiyatro izlemeli, izletmeli, elinden geliyorsa sanatçı olmalı. Sanat bir bilinçlenme ve bilinci yayma eylemi olarak her an insanla birlikte, insan için var olacaktır.
Süreyya Karacabey in alternatif bildirisi o kötücül zihniyetlere verilen en güzel cevap olmuştur. Ve tiyatronun nasıl bir vicdan olduğunu anlatıyor. Bir kısmını buraya taşımak istiyorum.
“Senin zamanın küldendi diyecek tiyatro, kanlı bir manzaradan sessizce geçip gidenlere, haksızlık karşısında dilsizleşenlere, çocuklar ölürken kafasını çevirene, uzlaşmadan bilgelik devşirenlere. Senin zamanın küldendi diyecek tiyatro ve yağmurun şarkısını söyleyecek.. Bir söz nereye ulaşır diye kendisine soracak tiyatro, kendi kıyısında çürürken ömürler, kan izleriyle çizilirken bütün sınırlar, açlığa, işsizliğe, ölüme büyürken çocuklar, soracak tiyatro kendine, sahnenin sınırı nerede diye….”
İnsanlar neden sembolik ifadelerle bir dünya yaratama ihtiyacında? Çünkü gündelik dünyayı idealize edemiyor. Ama, içinde hala vicdan taşıyan insanlık çürümenin farkında. İnsanlık baskının ortasında, insanlık, tüketici toplum olmayı dayatmanın, harcanan benlik duygusu olduğunun farkına varacak. Tüketirken, tükenen insan olmanın ötesinde, alternatif bir duruş, insanlık bu duruşu özler, yolunu gözler bir durumdadır. İnsanlık; insanın özlediği kendilik diyarı, o da sembolik bir var oluş hikâyesidir. O anlamda, Süreyya hocamızın alternatif bildirisi yerinde bir sesleniştir. Kaldı ki, kendisi KHK ile mücadele eden, hakkında sürekli davalarla uğraşmak durumunda kalan bir akademisyendir. Tiyatrodan ziyade hepimizin vicdanına bir sesleniştir onun bildirisi. Bu anlamda sanatçının ve tiyatronun ezilenden yana ve hep bizden yana olduğunu ifade etmeye çalışır. Politik arenaların perde arkası, düşürülen maskeler ya da masklarla ifade kazanan şey; sokalar, insanlar, politikacılar, iş yerleri, kırsal kesim vs. Bütün bunları kendine dert ve konu edinen sanattır, sanatçıdır.
HAVVA AĞRAL

ŞİİR
En Güzel Şiirleriyle İdris Meriç
HANGİ AKŞAMIN YOLCUSUNUN

Hangi akşamın yolcusunun
Kaç farklı koyunda sabahladın
Kimlerin dudaklarını fethettin
Kimleri aldattın kimlerin gözlerinde
Hangi akşamın yolcususun
Güneş ile aydınlanan kaldırımlara yabancısın
Ayın doğumuna kadar kendine yalancısın
Söylesene kaç tane sevincin celladısın
Hangi akşamın yolcususun
Hangi kapı yüzüne kapatıldı
Hangi pencereden benliğin atıldı
Hangi güneş seni yalnız bıraktı
Hangi akşamın yolcususun
Hangi gündüze gebesin
İKİ UÇLU HAYAT
Vahşet ile sancılı düşler
Ikınmalar yoruyor zihnimi
Boynu bükük hayatlar
Kırık dökük hayaller
Tam da burada bu noktada
Sen yayılıyorsun umutla
Mücadeleye hazır oluyorum
Heyecanla nefes alıyorum sanki
Savaşmaya hazır ürkek bakışlar
Yırtık elbiseler
Yalınayak koca düşünceli küçük herifler
Koşar adım ilerliyorum kavgaya
Gözlerim apaçık
Sen hep aklımda
Ben düşman ortasındayım
Kurşuna karşılık atılan taşlar
Koca yürekli çocuklar
Direniş için eylem yapmaktalar
Serden geçmiş vatandan geçilmemiş
Zulümlere karşı yumruklar kalkıyor
Kan kokusu etrafı sarıyor
Yudumladığım karanfil kokulu çayı düşünüyorum
Vahşetin ortasında seni düşlüyorum
Bir kulak çınlaması
Vücudumda bir sızı
Ayakta duramıyorum

Gözlerimi açınca gözlerin
Değsin istiyorum gözlerime

Yorum Yapın