Öğretmenler!

Öğretmenler!.. Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli(*) muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.” (25.08.1924 Öğretmenler Birliği Kongresi) Mustafa Kemal Atatürk Öğretmenlerimizin hayatımızdaki yeri, anne babamızdan hemen sonradır. Hatta kimisi, ailesinden göremediği ilgi, alaka ve emeği bulmuştur öğretmeninde. Her meslek kendi içinde önemli tabii ki. Ama öğretmenlik dediğimizde akan sular durur. Çünkü, sadece bilgi aktarmakla kalmaz, yeni kuşakların toplum yaşamında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları edinmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine yardım ederek eğitirler de. Sosyal Medya sayesinde, derme çatma köy okullarını tam bir eğitim yuvasına dönüştüren idealist öğretmenleri izliyor, gururlanıyor, duygulanıyoruz. Hepimizin yaşamında iz bırakan öğretmenlerimiz olmuştur mutlaka. Hatta sadece okulda değil, bir meslek öğreten de, en önemsizinden kahve yapmayı öğreten de öğretmendir bize. Peki öğretmenlik gibi kutsal bir mesleği, yalnızca iş olarak görenler olabilir mi? Uzun zamandır, özellikle ilkokul öğretmenimi anlatacağım bir yazı hazırlamak istiyordum. Sevim öğretmenim bizleri çocuklarından ayırt etmemiş, hala eli üzerimizde olan, ‘Bir öğretmen nasıl olur?’ dense ‘Sevim Torun gibi’ diyeceğim birisi. 24 Kasıma denk getireyim isterken bir türlü denk gelemedi. Fakat bugün yaşadığım bir olay bu yazıyı yazmama sebep oldu. Kızım 8. sınıf öğrencisi. Dolayısıyla, şu her yıl değişen eğitim öğretim sistemimizin içinde biz de yer alıyoruz. Malum bu yıl sınav senemiz. Bu yaşlarda çocuğu olan ebeveynler beni bir nebze daha iyi anlayacaktır ki, bu dönem çocukları ellerindeki telefondan ayırmak çok güç. Emerken bebeğin ağzından memeyi çekmek gibi bir durum hasıl oluyor. Çocuğa, sürekli; “Kızım ödevin yok mu senin?” derken buluyorum kendimi. Ne de olsa ergenlik gibi bir gerçeğin de içindeyiz. Konuştuğum diğer anneler de benimle hemfikirler. Ben de bir başka sınıfta, sınıf öğretmeninin yaptığı bir uygulamadan haberdar olup, sınıf grubumuzda öneri olarak paylaştım. Diğer bir sınıfın uygulaması şu şekilde; tüm derslerden her gün 40 soru çözüp sınıf öğretmenlerine watsapp üzerinden gönderiyorlar. Bu şekilde, çocukların ‘ödev yok’ diyerek ders çalışmama durumunun önüne geçebiliriz diye düşündüm. Öğretmenin çalışma saatleri dışında öğrencileriyle ilgilenme zorunluluğu tabii ki yok. Fakat yine de geliştirilebilir bir öneriydi. Yapılan bu test çözme işi, dönüşümlü olarak seçilen birkaç öğrenci tarafından denetlenebilirdi mesela. Gibi gibi… Öğretmenimizden gelen cevap ne oldu sizce? “Fikir güzel. Ancak 8-(x) sınıfı için hiçbir uygulama fayda etmez.” Sonrasında, sene başından beri ödevler konusunda sıkıntılı bir sınıf olduğunu da eklemiş öğretmenimiz. Bu açık açık: “Bu sınıftan bi bo. olmaz atın bu çocukları çöpe gitsin” demekten başka ne anlama geliyor acaba? Nerede kaldı okula gelir gelmez ayakları yağmurdan ıslananların çoraplarını sobada kurutan, durumları iyi olmayan öğrencilerinin Darüşşafaka’da okuyabilmesi için çırpınan Sevim Öğretmen, nerede kaldı baştan vazgeçmiş bir öğretmen. Bu ifadesinin pek şık olmadığını kibarca dile getirdiğimde ise; “Gerçekler bazen şık olmayabilir!” cümlesi de cabası oldu. Yeni nesilleri öğretmenlerimizin ellerine emanet etmemiş miydi Atam?.. Her zaman elinden gelenin en iyisini yapmak değil miydi makbul olan?.. Olmadıysa, yeniden başka bir yol denemek gerektiğini söylüyor kadim öğretiler. Asla vazgeçmeyi değil! Hele ki söz konusu çocuklarsa, kimsenin vazgeçme lüksü yok. Tam da bu çağlarda iken, okulda isimsiz olarak yapılan bir anket sonucunda Coğrafya öğretmenimiz en sevilmeyen öğretmen çıkmıştı. Bizlerden onu neden sevmediğimizi anlatan birer kompozisyon yazmamızı istedi. Yine isimsiz yazdık ve anlattık. Sonrası öğretmenimizle aramızda inanılmaz bağlar oluştu. O bizi, biz de onu anlamıştık. Onu sevmemiz için değil, birbirimizi anlayabilmemiz için emek vermişti çünkü. Yine ilkokulda sınıfımızda bir arkadaşımız duyma ve konuşma engelliydi. O dönemde özel çocuklar için farklı eğitim kurumlarımız yoktu ya da yaygın değildi. Öğretmenimiz hiç bir zaman ‘bu çocuktan bir şey olmaz’ demedi. Yazmayı öğretti Filiz’e. Sevginin gücünü ve hepimizin Bir olduğunu ilmek ilmek işledi Sevim Öğretmen. Evet, öğretmenlik kutsal bir meslek. Yıllarca okuyup öğretmek arzusuyla, heyecanla çocuklarına kavuşmak isteyen, ancak atanamayan ışıl ışıl öğretmenlerimiz var. Öğretmen maaşıyla geçinemeyen ek iş yapmaya zorlanan öğretmenlerimiz var. Her türlü zorlukta dahi, işini severek yapan, yani mesleğine aşkla bağlı öğretmenlerimiz var. Sistemin içine sıkışmışlığa karşı duran, öğretmeyi hayat amacına dönüştürmüş fedakar, idealist öğretmenlerimiz var. Ve onlar; yarınlarımız olan çocuklarımızın en önemli yol göstericileri. Her çocuğun algısı, öğrenme biçimi, yeteneği farklı farklı. Hepsine kucak açan ve vazgeçmeyen tüm öğretmenlerimize saygılarımla…

Yorum Yapın