İnsan, sanat ve siyaset

Çok basit bir şekilde bu üç kelimeyi bir arada sarf edebilecek birkaç cümle edilebilir. İnsan denilen varlığın, insan olma özelliği yasalarla ve haklarla dizayn edilirken, insan gerçeğinin siyasi ve dolayısıyla politik bir varlık olduğu gerçeğini atlamamak gerektiğini bilmek zorundayız. Sanat konusunu yine insan olma niteliğinden hareketle ifade ederken, tüm bu haklar ve yasalar nazarında bir ifade şekli bulmak zorunda kalıyor. Sanatın konusu da insan. Alanı da insan, hitap ettiği ortama yani yine insan ihtiyacı olan bir ifade aracı. Sanatı icra eden de insan. Bağları ve bu ontolojik ağı inkar edemeyiz.

 

       İnsanın doğasına bakalım. Mükemmeliyetçilik, doğasında ilkel zamanlarından bu güne kadar taşıdığı seçmek ayıklamak, toplamak  dürtüsü ile geliştirdiği son donanımı. Bir şeyler hep mükemmel olsun istiyoruz. Doğal bir seleksiyonun zaten insanda bir mükemmel seviye noktasına vardığı yolcuğunda, insan da mükemmel olanı ya da güzel olanı aradı. Var oluşundan bu güne, sürekli donanım ve beceriler kazanan bir süreçte kendini tekrar ve tekrar dizayn eden bir varlık. Bu dizayn noktasında beceriler ve yetilerinin üzerine hep başka bir şeyler koymaya uğraştı durdu. Her gelen yeni nesil bir daha donanım ve yeti safhasına erişti ve onu aştı. Sanat önce duvar resimleriydi, dini ayinlerdeki ritüel motiflerdi. Amaç başka da olsa sonuçta sanatçılığa doğru giden bir varlığa dönüştük. Aynı zaman da toplumsal  yaşamı ve içindeki dizaynı bulan yine insandı. Siyaset toplumsal yaşayan insanın kendi dizaynı iken sanat yine insanın kendi arayışlarının sonucu bir dizayn iken, neden sanat toplumdan dolayısıyla insandan ve siyasetten ayrıksı olsun?

 

    Sanat siyasetten gerçekten kopuk olabilir mi? Bir a politik dizi yaptığınızı düşünün. Yine de içinde ekonomi, toplumsal yaşayış, toplumun ve ekonominin içinde katmanlaşan toplum sınıfları illa ki konuşulacaktır. A politik görünen dizi filmler de dahi içinde bulunduğu faunadan bir şeyler almadan cümle bile kurulamayacağını göreceksiniz. Sınıfsal ayrım, ekonomik koşullar, gelecek kaygısı, topluma uyum, aile yaşantısı bile siyasetin içeriğine girecek olan bir bağı gösterecektir. Zengin kızlar, mahalle baskısı, fakir ama gururlu gençler, tuzağa düşürülenler, intikamcılar, inançlılar, isyankarlar, arabesk dediğimiz o acınan sözlerin bile sınıfsal içerikli, toplumsal ve politik içerikli bir yanı muhakkak vardır. Sanat filmleri , kült filmler, hatta fantasitik filmlerde dahi siyasi yaşam, kendi formunda yine başını uzatıp insana bakacaktır. Örneğin Avatar filminde, insanlar keşfedilen yaşam formuna sadece öğrenmek dürtüsü ile gitmemişti. İstilacı bir art niyetle gittiler. Tıpkı emperyalist düşüncenin bir türevi gibi. Siyah giyen adamlar filminde neden anında insanların hafızalarını silip, o an uydurulan senaryoya inanmaları sağlanmaktadır? Çünkü sistemler kendi siyasi düzenlerini korumak zorunda mesajı veriliyor. Sistem güya uzaylılarla iş birliği içinde ve bunun bilinmesi ülke açısından hiçte iyi olmayacak. Yani yine fantastik görünen bir filmde de siyaseti bir yerlerde başını uzatmış insanlara bakarken görebiliriz.

 

   Ya sanatçı, içinde bulunduğu toplumu, yaşamları, kendi var olma serüvenini inkar ederek sanatçı olabilir mi? Bu günkü insan bile belli bir öncül var oluşun, öncül emeğin sonucudur. Algıları, yaşayışı, emeklerin üzerine konarken insan da o topluma bir şeyler borçlu değil midir? İnsanlık çiçek aşısını, ampulü, değirmenleri, buhar makinelerini önceden icat etmiş olmasaydı, bu gün yaşam standartları ne olurdu? Bu gün lüks bir yaşam süren insan kendinden sonraki kuşaklara da daha iyisini sunması gerektiğini vicdanen bilmeye çalışmalı. Donanım ve yetilerle pek çok şeyi dizayn ve icat eden insan toplumsal yaşamda neden bu kadar kusurlu? Bencil ve çıkarcı? Çünkü sistemler böyle öngörülerle insanların dizaynına bir şeyler katmayı ya da yozlaştırmayı tercih edebilirler. Kendi çarklarına dokunmaması için sanatçı ya da sıradan fark etmez, insanı kendi öz varlığından yani içinde bulunduğu bütünün dışından biri saymak ister. Sanatçılar bu sistemlerden az çok etkilenir. Sanatçı düşünün ki, dışarıya çıkıp kendisine ekmek almak istese, ekonomik ve dolayısıyla siyasi ortamın getirisi ve götürdükleri ile bağıntılı bir iş yapmış olacak olan sanatçı, kendisini ne yaşamdan ne de siyasetten azade tutamayacaktır. . Kime hitap edeceği, onu kimlerin alkışladığı yine siyaseten bir değer birimi ile de ölçülecektir. Salt ölümün konusunu yazan bir sanatçıyı düşünün insanların nasıl öldüğü bile politik bir konudur. Siyasi akıldan uzak sanat dumura uğramış bir aklın mantık yürütmeye çalışması gibidir. Kimse onun ne dediğini anlamaz. Salt melankolik bir insandan sanatçı değil akıl hastalığı doğabilir. Kendisine odaklı bir dünyadan hezeyanlar yazmak neye yarar?

 Politik sanatçı illa ki slogan atmaz. Bazen bir sokak köpeğinin gözünden, bazen bir körün duyularından, bazen bir ölünün son anından başlar anlatmaya. Siyaseti illa literatürden vermek şart değildir. Didaktik bilginin yaşamdaki yansımaları sanatçının görebildiğini gösterme yetisine ve o sanatçının cesaretine dolayısıyla kim olduğuna bakar. Bazen sadece hayal ürünü bir şeyler yazarlar, oynarlar. Ama gerçeğin ta kendisinden beslenen sanatçı ancak başarıya ulaşacak ve evrensel bir düşün parçası olabilecektir. Evrensel düşünen ve düşsel yazanlar için materyal hem kendi dünyası hem de içinde bulunduğu yaşamsal ortamın kendisidir.  URSULA K. LE GUIN’in MALAFRENA’sı hiç var olmayan bir ülkenin romanıdır. Ancak yaşananlar devrimci bir özlem ve hayal kırıklığı dediğimizi zorun ifadesi bir romandır. Alılmamak ve yorumlamak hem okur hem yazar açısından düşsel ve sonsuz bir evren iken gerçeğin sınırı sadece sıradan düşüncede kalır. Gerçeği düz görmemek için, estetik, felsefi sorgulama, sanatsal bakış açıları şarttır. Bir vizyona yani bir hatta sahip olmadan nereye gidilebilir? Sonuçta a politik olmayı dayatan düşüncenin kendisi politik bir dayatmadır. Sanatçı buna itibar etmez…

Yorum Yapın