Edebiyat Sayfası sayı:19

Yeni Bir Öykücü/ Özlem Yıldız

Kahve Kokusu

Konuşkan değilim. İyi bir dinleyiciyim. Şimdiye kadar dinlediklerimi not etsem değme yazarları kıskandıracak “malzemem” olurdu. Ekonomiden anlamam. Buna rağmen benim yüzümden ülke ekonomilerinin batıp çıktığı söylenir. Neymiş, benim başımın altından çıkan kahve sohbetleri; hükümetleri, kralları, padişahları zor durumda bırakıyormuş. Bu yüzden yasaklandığım bile olmuş. Kimi de hafife almış beni: “Gönül ne kahve ister ne kahvehane/Gönül muhabbet ister kahve bahane.” demiş. Uyak çok güzel. Yalnız bir de kahve tutkunlarına sormak lazım, gönlün neler istediğini.
Tek satır yazmayı bilmem; ancak o kadar çok yazar arkadaşım oldu ki sayısını şimdi hatırlamıyorum. Onların yazarken neler çektiklerini, benden nasıl medet umduklarını yazsam yeteri kadar eserim olurdu. Günde kırk fincan kahve içen Balzac’ı bir düşünün! Kaç eserinde benden yararlandı dersiniz? Ya adıma yakılan türküler!
Şimdi bu köhne geminin deposunda, denizaşırı ülkelere ilerlerken bir çuvalın içinde olmak yukarıdaki paragrafla nasıl da çelişiyor! Işıltılı masalar, güzel sohbetler yok burada. Kesif bir rutubet neredeyse tüm benliğimi silecek. Yok yok, öyle olsa eminim beni güverteye çıkarırlar. O da yetmezse kaptan köşküne… Demek ki deniz kokusu, çuval, rutubet bana o kadar da zarar vermiyor. Fareler mi? Ne yapsın beni fareler? Başımda oturup kedilerden mi konuşacaklar? Yoksa tayfaların denize tekmelediği arkadaşlarının yasını mı tutacaklar?
Yandaki çuvallar mı? Onlar arkadaşlarım benim. Çoğu kendinden geçmiş. Ya ayrıldığımız limanı düşünüyorlar ya da yeni ülkelerde kendilerini tüketecek dudakları…
Bakınmaktan sıkılıp “Hey gidi günler, hey!” diyerek yaşam yolculuğumun başına dönüyorum. Önce bir işçi elleri beni toprağa gömüyor. Biraz serpilince onlarca fidan arasından seçilerek ayrı bir yere dikiliyorum. Orada da sekiz ay bekliyorum. Boyum altmış santim kadarken sökülüp “Seni pamuklara sarmalar sararım.” misali palmiye yapraklarıyla sarılıp And Dağlarının eteklerindeki aile çiftliklerinden birine dikiliyorum. Şimdi çok uzak bir hayal olan o dağ yolculuğuna hiç girmeyeceğim. Anlatmaya başlarsam gemimiz limana varana kadar bitmez.
Bir sabah tomurcuklandı dallarımız. Derken üç dört yaş… Çiçeklerimiz her çiçek kadar narin. Hani “Adam olacak kerata!” diyorsunuz ya işte benim çiçeğimi koklayan kişi hatırı sayılır bir ürüne dönüşeceğimi sezerdi.
Altı ay sonra çoluk çocuk, genç yaşlı, kadın erkek bizi elleriyle tek tek topladı. Daha sonra kabuklarımızdan ayrıldık. O kabuklar kahve bahçelerine gübre olarak geri döndü. Bizi büyük bir beton tankın içerisinde, billur bir suda bir gün kadar beklettiler. Bu suyun bir kısmını içimize çektik. Ağırlığımız artsın diye değil, biraz çürüyüp de aromamızı çoğaltmak için. Bunun ardından teraslara serdiler bizi. Tropikal bölge güneşi altında sere serpe yayıldık. Her yağmurda bir yangın telaşı… İnsanlar böyle zamanlarda üzerimizi iyice örterlerdi. Kesinlikle ikinci kez ıslanmamalıydık. Eğer kurutma sırasında ıslanırsak geri dönüşü olmayan bir çürüme başlardı. Gübre olarak bahçelerimize geri dönmekten başka çaremiz kalmazdı. Teraslarda iyice kurutulduktan sonra yeniden işlenirdik. Bir kilo gelebilmemiz için dört beş binimizin bir araya gelmesi gerekirdi. Ancak o zaman beş para edebilirdik.
İşte ben bu çuvala girene, üzerimdeki eşsiz aromayı kazanana kadar kaç türlü işlemden geçtim. Dalımda kaç tropikal bölge kuşu öttü, kaç yağmur suladı beni, kaç işçi topladı, kaç kadın eli değdi bana? Kaç hamal taşıdı? Ah ah! Ne emekler var üzerimde! Neyse ki aromam güçlü. Yoksa kim tüketirdi püfür püfür ter kokarken beni?
Çok az bir yolum kaldı. Yakın zamanda yeni bir limana varacağız. Yine hamallar, yine kamyonlar, yine işletmeler… Farklı işlemlerden geçeceğim “modern” tesislerde. Beni önce hafif yapacaklar. Sonra daha hafif. Fındıkla, çikolatayla, çilekle daha bilmem neyle karıştıracaklar. Ne kadar çok çeşidim varsa o kadar övünecekler. Sonra da ışıl ışıl bir kafede, bir ergenin ilan-ı aşkının cesaret kaynağı olacağım. Bir yazarın uykulu gözlerini aralayacağım. Akşamdan kalma bir sarhoşu ayıltacağım. Belki de bir çocuk beni ısrarla içmek isteyecek, başaramayınca da ilk yudumda “acı” diye bağırıp tükürecek. Kadınlar bir araya geldiklerinde falımdan kim bilir neler umacaklar! Bir garson, köpüğüm az diye azar işitecek; yeniden ateşe sürecek beni hışımla…
Her şeyin birbirine karıştığı dünyada benim de binlerce çeşidim üretilecek. Gazetelerde son bir manşet: “Kahvenin Elli İki Bin Çeşidi Üretildi.” Yıl yıl azalacak hatırım. Ben önce her şey olduğumu sanacağım. İş işten geçtikten sonra da kırk yıl hatırı kalan eski halimi özleyeceğim. İçimdeki kahve kokusunu tamamen yitirdiğimde, her şey oldum derken hiçbir şey olmadığımı anlayacağım.

ROMAN

Bir Üçlemenin İnceleme Yazısı/ Havva Ağral


Ölü Yüzler, Sular Kuruyunca ve Soğuk Yıllar

Bize Ne Anlatıyor?

Ölü Yüzler, Sular Kuruyunca ve Soğuk Yıllar
Bize Ne Anlatıyor?

Ali Özenç Çağlar’ın üçleme kitaplarından ilki ölü yüzler romanıdır. Edebiyat alanında böyle bir çalışma, pastoral bir tanıma oturtulmaktadır. Köy yaşantısı. Ancak bununla sınırlı kalmayacak denli farklı tanımlar getirmek gerektiğini düşünüyorum. Doğan karakterinin var oluşunu şekillendiren bir atmosfer, olaylarıyla, samimiyetiyle, yoksulluğuyla kendi içinden yürüyen bir serüven yaşam örgüsüydü okuduğum.

Roman Ali Gede karakterinin cepheden dönüşüyle başlıyor. Savaşlardan yoksul köyüne, kendi yoksulluğuna ve ailesine dönen Ali Gede, eşinin hastalıktan öldüğünü öğrenir. Tüm yaşam bir kapan olup Ali Gede’yi kıvrandırır. Kimseye bir şey bırakamadan, göçüp gidene kadar, sürekli kendince hesaplar yapar, dünyayı, savaşı, yokluğu anlamaya tanrı inancını sorgulamaya çalışır. Ali Gede’nin oğlu Rıza karakteri yine aynı yolu devir alır. Rıza maneviyatı güçlü, sesi güzel, gençliğinde dünyaya başka bakan sonra yokluğun boynunu büktüğü yolda babası gibi, mülk edinmek, çocuklarına bir şeyler bırakabilmek derdiyle bir ömür çırpınan biridir. Rıza’nın oğlu Doğan karakteri nesiller boyu benzerliklerin ötesinde sorguladıklarının üzerine gidecek cesareti de donanmış bir yaşam kurgulamaya çalışır. Tüm bunlar, dönemsel içeriklerle bezenmiş, köy yaşamı tek düzeliğinde, hep aynı işler yapılırken, değişimin de varlığını duyumsatmaktadır. Çelişkili durumlar romanın yaşam boyutunu gözler önüne serer. Rıza karakteri bir şeyler kenara koymak için çırpınırken, Kıranlar denilen zengin çiftlik hanesi insanları, mal, mülk adına birbirlerine girer. Kardeş kardeşi öldürür. Diğer kuşak ise, hırsız ve katil olur. Birileri kötü birer miras yedi olurken, birileri de miras aldığı yokluğu tüm onuruyla sırtlanır.

Yazar nesillerden devralınan yoksulluğa dikkati çekmek istemiş ancak bunun alt metni için ahlaki bir sorgulama da diyebiliriz. Hırsızlık, hak yemek, birbirinin hakkını gasp etmek gibi alışkanlıklar, Kıranlar ailesinin devraldığı ahlaki çöküntü. Ailenin ikinci kuşağı evlatlar, ailenin birinci kuşağı babaların kavgacılığını, hırslarını mülk konusundaki acımasızlığının bir uzantısı olarak, aileyi felakete sürükler. İkinci kuşak sadece mala değil, cana da kast etmiştir.

Roman, yoksulluğu motif gibi işlemiştir. Her an bir düğüm gibi onu duyarsınız. Okurken, yutkunurken, yazarın duyurmaya çalıştığı şey, lastik pabucun yokluğu, ayran doğranmış ekmeğin tadı, yamalı, tozlu kıyafetler, dibini bulan un çuvalı, ekmek paparası, sarı sıcağın kavurduğu insan manzarası. Bu motifler bize ait geçmişin derin yara izleri gibi karşımıza çıkıyor. Savaş yıllarının hemen sonrası. İkinci dünya savaşının yaşandığı kıtlık yılları, sonra demokrat ve adalet partili yıllar. Rıza karakterinin İnönü’ye yakınlığı dönemsel geçişler, romanı, yoksulluğun belgeseli haline taşıyor. Dönem belgesel gerçekliği de barındırıyor. Biz bu romanda sadece bir köy yaşamını değil, insan zihinlerinin de dönemsel hatlarını görmüş oluyoruz. Kimileri savaşa girmekten yanaymış. Kimileri yokluğu, savaşa girmemek sonucu yaşadığına inanıyormuş. Ancak romanın seyri gösteriyor ki; dönemler geçer, yoksulluk baki kalır. Marshall yardımına da değiniliyor. Emperyalizmin, bu ülkeye ilk pençeyi geçirişi. Sonra sanayi atılımı, traktörler, köye ilk dolmuşun gelişi. Sinemanın insanların dünyasına girişi. Dinamo ile çalışan bir radyo. Dünyaya açılan küçük pencereler. Elektrik ise belki çok sonra.

Köyler kadın yaşamı için tam bir açmaz. Romanda kadınların yaşamı, cehenneme düşmek gibi. Sıcak soğuk demeden sürekli çalışan kadınlar ve sürekli kahvehanede oturan erkekler. Feodalitenin küçük bir taslağı, köy aile modeli gibi görünmekte. Kimi erkekler daha eşitlikçi, kimileri de daha baskıcı. Tarlada birlikte çalışan da var. Tüm gün kahvehaneleri bekleyenler de.Kız çocukları ergenliğe girer girmez, çarşafa sokuluyor. Okutmak akıllarına bile gelmiyor. Doğan her çocuk, tarlada bir iş gücü gibi görülmüş. Böyle karanlık bir zihniyet bulutunun içinden aydınlığa çıkmak, kendini var etmek, okur yazar ve çizer olmak belki de en zoru. Rıza karakterinin ileri görüşlü olması, kendi evladına olan vicdanı, Doğan karakterinin sağlık durumu gibi koşullar söz konusu olmasaydı, Doğan buralardan çıkamaz, tarlalarda bir ömür, çalışır dururdu belki de. Koşulların ağırlığı, imkansızlıklar, çıkmamak üzere kurulu bir cendere gibi. Okuyup köyüne dönenler sadece zengin ailelerin çocukları, onlar da sadece ziyarete geliyorlar. Şehir hayatından gelenler farklı bir boyuttan geldiklerini doğal olarak yansıtıyorlardı. Şehirden gelenler için otantik bir deneyim olan köy yaşamı Mecidiye köy, gerçek köylüler için emek eksenli yaşam zorunluluğu ve bir kabullenişti.

Kadının yaşamı her yerde zorluk, güçlük ve onurlu bir var oluşun sırtlanışı olmak durumunda kalıyor. Şehirli kadın ile köylü kadın arasında da derin bir fark görülmektedir. Ancak kabulleniş ve alışmak noktasında kadınlar, karşılarına çıkan engelleri her ne pahasına olursa olsun taşımaya çalışmaktadırlar. Romanda ve yaşamda kadın büyük bir emeğin sonucu kendine bir yaşam aralamak için uğraşıp didinip durur. Ancak kadına yüklenen salt emek değil. Salt doğurganlık değil. Erkeklerin kıskançlık, benlik duyguları, baskıcı yapıları da bu mezalime başka derin çatlaklar katmaktadır. Romanda Mustafa karakterinin, eşini nasıl öldürdüğü, bir olay anından ziyade tekrar yaşatmak boyutunda ele alınmıştı. Rıza ve Saadet anlatılan her detayı tekrar yaşadılar. Rıza yeğeninin sorguladığı cinayet anından ve diğer ölü yüzlerden bir an kendisini mesul hissetti. Ölü yüzler romanının adıyla müsemma olduğu an da tam olarak burada başlıyordu. Ancak romanın son kısmında da yine adıyla müsemma detaylar vardır. Tüm ölü yüzler, Rıza karakteri kadar Doğan’ın da dimağında canlanır. Bir uçak yolculuğu boyunca, Doğan köyündeki tüm yaşamların ve ölümlerin içinden bir kez daha transit bir geçiş yapıyordur. Kendi içinde kaybolan sonra kendini bir başka boyutta bulan, Tutunamayanlar romanındaki kahraman Turgut Özben karakterini anımsatan yolculuk detayı, tüm hikayeleri ve romanı tekrar eden ve üzerinden geçmemizi sağlayan bir sayıklamalar anlatısı gibi karşımıza çıkmaktadır. Hezeyan gibi, ancak hayaller ve gerçeğin iç içe geçtiği bu anlatım, tüm yolculukların aynı zamanda içsel yolculuklara teğet olduğu fikrini verdi. Zaman grift bir boyuttu. Yani rüya ile gerçek arasında bir diyarda, bir uzamda, ölü yüzlerin anlatacaklarının, Doğan karakteri ile bize geçtiğini düşündüm. Doğan tüm etkilenişlerini yüksek bir empati duygusu ile okuruna aktarmak dileğinde olan bir karakter. Güdük bir engerek sanki kendi boynuna dolanır, zengin ağalar gümüş paralar saçarken, yokluk ve hırs duygusu ölümler saçmaktadır. Son bölüm romanın temposunun değiştiği bir anlatım tekniği ile karşımıza çıkıyor. Dediğim gibi, zamanlar atlamalı, içsel yollarda hikayeler de birbirinin içine giriyor. Okurken bile farklı bir tempoda okuduğumu anımsıyorum. Romanın farklı yerlerinde de anlatım temposunun değiştiğini görebiliriz. İçsel düşünce anı başka, olayların akış anını başka bir anlatım olarak. Ancak yine de köy kendi tek düzeliği ve yavaş gelişen halleriyle, bir yokluk ve uzun bir dinginlik manzarasıdır.

Doğa tezahürleri, imgesel ve gerçeklik arasında gidip gelmektedir. Halkın doğaya bakışı, zihniyete ve menfi düşünceye göre değişkenlik gösterir. Kimileri için su sonsuzdur. Kimileri için doğa, edinilen mülktür. Doğan için, yüzeceği bir dere kenarı. Emekçiler ve kadınlar için bitmeyen bir sarı sıcak. Mecidiye köyün kendine has güzelliği, pek çok sayfada, karşımıza çıkar. Halk bu güzelliği korumak adına, hikayeler, otantik davranışlar geliştirmiştir. Kumruların hikayesi gibi. Dalı kırınca uğursuzluk getirdiğine inanılan ağaç gibi, otantik hikaye motifleri köyün kendilik hikayesinin içinden çıkıp karşımıza gelmektedir.

Bu güzelliğin ortasındaki yoklukta yine deyimlerle karşımıza çıkıyor. Köy yaşantısında bir kendilik örgüsü ile, ayran ve ekmek yiyenlerin söyledikleri şu; Aktır yüzü, getirir denizi.” Sözünde garip bir duygu yatıyor. Yoklukla baş etmeye çalışan bu köylü insanımızın bulduğuna da minnet etmiş olduğunu anlıyoruz. Bu samimi hali okumak halkın derin ah edişini, derin minnet duygusunu tekrar teyit etmek gibi bir his uyandırdı. O yokluğa dokunabilmek belki bu günün hakkını verebilmekte yatar. Bizim insanımız çok yoksuldu. Bizim insanımız o yoklukla baş etmenin yollarını hep bulmaya uğraştı.

Konurca ve Mecidiye köy arkaik mitolojisinde de, köy yaşantısında da, aynı sarı sıcağı, aynı zorluğu yaşamış ve bununla baş etmenin deyimlerini, masallarını türetmiş. O masallar bir savunma mekanizması, baş etme yöntemi ve avunmak gibi amaçlarla doğaçlanmış olabilir. Ancak insan doğasının gerçek üstücü yanını da ortaya çıkarıyor. Nerede olduğunuz değil, kim olduğunuz, ne hissettiğiniz önemlidir.  Japon yönetmen Akira Kurosawa,  Dersu Uzala filminde doğada yaşayan insanın bilgeliğine dikkat çeker. Bu, zamanın görece rahatlığıyla, doğanın görece sonsuz hali ile insan doğasının bundan dolayı şekillenişiyle mümkün olabilir diye düşünüyorum. Zaman doğa insanı için farklı bir algı dünyasıdır. Umutların hep seneye, bir daha ki seneye ertelendiği tükenmez bir umut gibi de işler. Çiftçinin karnını yarmışlar içinden seneye, bir daha ki seneye umudu çıkmış. Ancak gelişen dünya, doğa insanını da zedelemekten geri durmadı. Ödenecek krediler, vadeli borçlar, doğa yaşantısının zaman algısı ve masalsı sonsuz dünyasına karanlık bulutlar indirmiştir. Masallar unutulur. Konurca’nın Mitolojik arkaik hikayesi ancak bir yazarın duyarlı dimağına ve vicdanına düşerse, unutturulmaz. Biz kimdik sorusuna tarafsız, menfaatsiz bakan bir okur yazar vicdanı gerekir Ali Özenç Çağlar, Konurca ve Mecidiye köyün dolayısıyla geçmişteki bizin hafızası olmaya çalışmıştır. Biraz eğretileme yapmak gerekirse, mülkiyet hırsından önce biz masaldık. Borçların insan huzuruna tehditlerinden önce, biz doğal bir mitoloji hikayesiydik. Apollonis‘te Cissus’un (Konurca) sonsuz sularında yaşıyorduk. Manisa topraklarında kendi bilinmeyenlerimizi de, yine kitap yordamı öğreneceğiz. Bu bir sorumluluk duygusudur aynı zamanda. İnsan kendi arkaik boşluğunu doldurmayı, kendince bir mecburiyet sayar. Yaşadığı yere aitlik hissini bu şekliyle de doldurur. Emek harcadığı diyara, değer atfetmenin yolu, onu hikayeleştirmektir. İnsanlar rüyalarını bile kendi diyarında görür. Hayal ve umutları ise, o diyarı aşmaya yönelik olur.

Gurbete giden yolda Doğan sanki bir suçluluk duygusuyla kıvranır. Geride borçlar ve babasında uyanan hayal kırıklığının yükü. Doğan’da bir uçak kazası tezahürü canlanır. Yeni bir hayata çok zor atılır. Zaman dursa hep burada kalsam türünden düşler, düşünceler kurar. Gidenler, gitmek isteyip gidemeyenler sanki aynı korkunun başka türevlerini yaşar. Arkasında bir yıkıntı bırakmak korkusu. Benden sonra geride kalanlara ne olur korkusu. Ama gidene kal demek, gitmek isteyeni yıkıp geçmek olurdu. Yazarın içsel yolculuğunda, köydeki biçimleniş ve ölü yüzler geride bıraktıkları arasındadır. İlk yazdığı öykülere, hayata ilk adım atışlarına yansıyan ölü yüzler, kendi yaşamında, etrafında cereyan eden bir cehalet bulutu gibidir. Yazar o cehalet bulutundan sıyrılırken, başka gri bulutlara dalar. Uçak katı soğuk bir iklime Almanya’ya taşır kendisini. Finalde adı okunur ve ölü yüzlerin geride kaldığı yeni bir hikaye başlar. Gri bulutların içinde, kendi aydınlığını arayan yazarın hayatına yeni adımlar atılmış olur. Romanın üçlemesinde o hikayelerin, aydınlığa çıkma çabasının devamını okuruz.

Romanda sadece yokluğun değil, duyulmamış, unutulmuş türkülerin, hitabetlerin motiflerini de duyarız. Rıza’nın sesi ve türküleri, o yörenin kendine has olan sesini çığlığını da yansıtır. Rıza oğlunun iyi bir hatip olup, ezan okumasını, dini bütün bir insan olmasını diler. O dönemin maneviyatı farklı bir boyut. Kendi içinde başka bir gerçekliği vardı. Ali Gede ve Rıza maneviyatı güçlü insanlardı. Her ne kadar inançlı insanlar olsalar da, tanrının yoksullara olan adaletini sorgulamaya çalıştılar. Kendi içlerinde, sorgularken o inançtan geriye düşmekten korktular. Doğan bu inanç noktasını daha cesurca sorgulayacak donanıma erişti. Yetenek, zeka, girişkenlik ve istekleri noktasında kendini bir yerlere taşımaya çok uğraşan bir karakter. Yörelerin türküleri, deyişleri de, köy yaşamının içeriğinden, yoksul ve zorlu coğrafyasından ayrıksı değildi. Yazar Ali Özenç Çağlar aynı zamanda bu türkü motiflerini, bu hezeyanları, çığlıkları, isyanları da duydu. Yaşanılan her şeyi empatik bir noktada kavramaya uğraştı. Coğrafya kader midir? Coğrafyanın yaşam ve biçimlenişlerde, çok güçlü bir etken olduğunu söylemek zorundayız. Ancak Doğan gibi bireysel bir çıkış yapabilmek önemli bir adımdır. Hatta öncü bir adımdır. Ardından başka yazarlar, çizerler, düşünen, okuyan, üreten başka insanlar Doğan gibi diyerek o yolu ve hattı izlemek fırsatını da bulacaktır. Ancak her insan aynı coğrafya parçasından, başka biçimlenişlerle de çıkabilir. Aynı köyde cinayetler işlenirken, toprak hırsı ve kavgalar yaşanırken, Doğan, yağlı boya resim yapıyordu. Ya da kitaplar sayesinde bir sorgulama dönemi yaşıyordu. Kendi kimlik arayışında, kitapları, öğretmenleri, kalemini kendine kılavuz etmişti. Örnek bir yaşam, öncü bir durum olarak Doğan karakterinin çabası, yazılmaya değerdi. Ve bizler de bu romanı okuma şansına erişmiş olduk.

Bu gün Mecidiye köyde kızlar çarşaf giymenin dışında bir kader yaşayabiliyorsa, erkek çocukları sadece iş gücü olmanın dışında bir yaşamsal olanağa da sahip olabiliyorsa, Doğan gibi yaşayan öncü karakterlerin de emeğini görmek şarttır. Değişen ülkenin aydınlık yüzlü insanları iz bırakarak yolu açmış oluyor. Gurbetin acı vatan olduğu dönemlerden, ülkemizin açlık, yoksullukla sınandığı dönemlerden, bu güne öncü bir emek gücü vardı. Bu gün Almanya ülkemin insanları için farklı bir konfor. Başka türlü olanaklar demek. Ama Almanya’nın kahrını çekenler nerelerden geçti işte bunu da bilmek gerekir. Roman buna küçük bir yerde değiniyor. Sanki evcil bir at alır gibi, dişine, ağzına, kasına, yaşına bakarak iş gücünü seçmeleri, kapitalizm denilen acımasız çarkların arasında kalmayı tarif ediyor. Bu çarklar döndükçe insan zihinleri nasıl hasar görür? İnsana verilen değer nasıl ayağa düşürülür hala görmekteyiz. Doğan Konurca’nın sonsuz yaşam sunmak isteyen sularında da yüzmüş, gurbetin caddelerinde de yürümüştür. Çarklar acımasızca dönmeye devam ettiği müddetçe, Doğanlar bu çarklarda ezilecektir. Şimdinin konforlu yaşamları bile, çarkların devamı adına bir tuzaktır. Ancak bunu yaşamların arasından geçerek, romanlar okuyarak anlayacağız. Doğan gibi insanlar, belki zorluklardan çıkabildi. Ancak bu günün insanı, konfor cazibesinden ve tuzağından çıkabilecek mi? Yokluğun içindeki samimi emeğin yerini bu gün bireyselleşmek adı altında, kapalı, bencil, yalnızlığın propagandası bir dönem alıyor. Konurca suyunu anlatmanın en iyi yolu önce o suda yüzmekti. Yokluğu, önce yaşamış olmak gerekiyordu. Bir çalışma masasında köy manzarası içerikli hikayeler yazmanın gerçekliği tartışılır. Bir işçiye sokulup nasıl bir hayat yaşadığını sorgulamadan, onun omzuna dokunmadan, işçi öyküleri yazmak, kapitalizmin bizlere dayattığı yabancılaşma durumunun farklı bir versiyonu değil de nedir? Kibir duygusundan söz etmeye çalışıyorum. Bireysel çıkış yapmanın yaşamda yanlış okunan bir gerçeklik olduğunu görmek durumundayız. İyi bir okur anlamak zorundadır ki, yoksulluk bizimdi. Çarşafa sokulan kızlar, bizim yaralı geleceğimizdi. Okutulmayan çocuk, kitapsız, ekmeksiz kalan insan bizim gerçeğimizdi. Ayrıksı düşünmek, kapitalizmin insan zihninde açtığı derin bir oyuk gibi. Köyler kendi bilgeliğince imece usulünü yaşar. Büyük kentlerde mevtası ancak koktuğunda komşusunun öldüğünü anlayan insan modeli ile karşılaşırız. makası bu denli açan şey, yabancılaşma duygusudur.

Romanda Tito’yu kurtaran Besim ağanın coşkusu, direngenliği, inadı doğal bir samimiyettir. Şevket hanımın kızı için çırpınışları, Rıza’nın yolda kalan atına duyduğu merhamet, isyanına rağmen, bastırdığı öfkesi, Saadet’in ömür boyu çocukları için hasta düşse de direnmesi, kendi boğazından kısması samimi bir var olma çabasından başka nedir? Saadet inanılmaz samimi bir karakter. Cefakâr bir insan. İsyanı yok değil. “Benim artık bir kocam var. Çocuklarım var. Sevgilim ve hayallerim yok. Ben doğurup duruyorum.” Demesi isyanını haykırması, o cefakâr duruştan bir şey eksiltmiyordu. Bu günün insan ilişkilerinde en küçük bir çatışma da bile yollar ayrılırken, önceki zamanlarda insan, hele kadın, sınavını hiç bırakmayan bir direngenliğe sahip. Bu geçmişte ki insanın gerçekçi duruşu bu günün insanına da bir şeyler anlatmalı. Yokluğa, yığınla işe sarılırken doğru düzgün karnının bile doymayan bu insanları iyi görmek gerekiyor.
İnsana Projektör tutan bir algı, insanı da doğayı da görsel, cismani anlatan bir çalışma olduğunu görüyorum. Salt toplumsal gerçekçi denilemez. Çünkü içinde düşsel yolculuklar, imgeler barındırıyor. Salt pastoral bir çalışma denilemez çünkü köyün yoksulluk manzaraları da anlatılıyor. Diğer köy romanları bir olaya odaklanan, onun çeperinde dönen bir anlatım ile karşımıza çıkarken, bu çalışmada herkese projektör tutulduğu, herkese bir ara zum yapan, içsel konuşmalarına kadar girilmiş olduğunu görebiliriz. Okura, pek çok insan, olay ve içsel konuşmanın içinden geçip gitme şansı veren bir çalışma diyebiliriz. Bu anlamda sübjektif bir çalışma demek durumundayız. Şunu da eklemeliyim, tanımlar birer sınır koymak anlamında okunmamalı. Çünkü yaşamı kaleme alan yazar, tüm sınır çizgilerini aşmaktan geri de durmaz. Okuduktan sonra geriye derin bir özlem duygusu kalıyor. Doğanın el değmemiş, insanın kirlenmemiş olduğu o masalda bir daha yürümek, hep yürümek isteyebilirsiniz.

İkinci Kitap, SULAR KURUYUNCA

Üçleme çalışmanın ikinci romanı olan “Sular Kuruyunca.” Sayın Ali Özenç Çağlar hocamızın yaşamından donelerle aktardığı bir mücadele romanıdır. Yazarımız dönemsel olarak kendi yaşamını üçleme bir roman tekniği ile bizlere aktarmaya çalışıyor ki, bu salt onun yaşamı değil, hepimize yol gösterecek olan bir kılavuz niteliğindeki özel bir çaba olarak okunmalı. Dönemlere, nesil insanlarının mücadelesine onun aracılığı ile tanıklık etmek açısından, kendisi bizlere önemli bir araç sunmuş oluyor. Almanya yılları, darbeler, ağır iş koşulları ve hiç yılmayan bir insan portresi Ali Özenç Çağlar. Dönemler yaşamın önemli ip uçlarını barındıran verilerdir. Bu günün koşullarını o günlerden edindiğimiz bilgiler ve aktarımlarla daha iyi anlayabiliriz. Örneğin bu gün Almanya gurbetçiler için daha yaşanılası ve görece kolay olmaktadır. Ancak Yazarımızın dönemi için, Almanya acı vatandı. Gurbetin asıl kahrını çekenler, bu günün insanına bir şeyler sunmayı başarmıştır sonucunu. Ali Özenç Çağlar ve onun gibi mücadele ile yaşamını sürdürebilen insanlar sayesinde olduğunu ancak hassas bir okuma süreci ile anlayabiliriz. Yaşamlara ve dönemlere büyüteç tutacak romanlar bizim de kim olduğumuzu anlamamıza yarayan ve nereden nereye vardığımızı bilmek anlamında önem arz etmektedir. Konurca çayı kurur ve sonrasında yaşam da akmaz olur. Yazarın anlattığı veriler sayesinde anlıyoruz ki, Konurca çayı yanını yöresini en iyi besleyebilen bir suydu. Onun çevresindeki yeşiller daha koyu, Manisa’nın en gözde üzümleri bu çayın etrafındaydı. Yazarın yaşadığı dönemlere ışık tutan veri açısından zengin bir anlatım ile yazılmıştır. Dönemsel romanların en önemli bulguları çağın teknolojik olanakları ile insanların mücadelesini anlamaya çalışmaktır. Nitekim romanın ilerleyen sayfalarında insanlar birbirilerini yitiriyorlardır. Telefon, iletişim araçlarının yoksunluğu çok belirgindir.Romana başlangıcından itibaren göz attığımızda doğanın uğradığı hezeyanın insanların yaşamına nasıl yansıdığını kuvvetle gözlemleme şansına erişebiliyoruz. Bunu bir toplum bilimci, bir analist düşüncenin insanı yapabilir. Ya da kuvvetli bir gözlem bilgi birimi ile kotarılabilir.

Akhisar da bir köy ve insan manzaraları olarak okuyabileceğimiz bu roman arka fonunda başka yaşamların başka türlü açmazları ile bizi buluşturuyor. Bir kan davası, insanların doğadan beklentileri, yaşamın acımasızlığı, koşulların yetersizliği ve insan duygularının devinimine şahitlik edebildiğimiz bir kesittir. Birileri suyun başını keser ve sonra da tüm yaşam sekteye uğrar. Karakterlerin zamanla davranış ve duruşlarında, yaşanan susuzluğa paralel olarak değişimler gözlemlenmesi anlatımın diyalektik boyutunu verir.Tıpkı yaşam gibi, bütünlüklü bir anlatım örüntüsüne sahiptir.Özellikle romanda Fatma karakterinin çizimini başarılı buluyorum. Bir kadın karakter olarak, Anadolu insanından biraz farklı tonları vardır. Arzulu, istekli, bakımlı duyguları daha yüzeyde daha belirgin bir kadın karakter yaratılmış. Hayatın içinde farklı tonlar vardır. Kimileri içlerinde farklı renkler taşır ve belli etmez. Kimileri de daha yüzeyde kendini belli eder. Böyle bir kadın karakterin yaratılması mekan ve zamanın görece kısıtlılığı altında cesaret işidir. Aslında tam olarak da öyle sayılmaz. Önceki dönemlerin insanlarını daha cesur bulduğumu söylemek zorundayım. Önceki zamanlarda Anadolu da kadınlar rahatlıkla eş değiştirip birkaç kez evlenebiliyordu. Bu dönemde kadın yaşamını değiştirmek istediği an katlediliyor. Demek ki Fatma karakteri döneminin cesur ve değişim duygularına açık karakterlerinden biriydi. Ömer karakteri de yurdum da küçük hesaplarına odaklı insan karakterine küçük bir gönderme yapar gibi. Sürekli işinin kaygısında olan, etrafına ne döndüğünü bile göremeyecek denli gözünü hırs duyguları bürümüş biri olarak karşımıza çıkıyor. Yer yer naif anlatımlarla okuyucunun yüreğini yumuşatırken, bazen de okurunu dehşete düşüren olaylara yer verilmiştir. Özellikle romanda bir çocuğun hasta halinde çobanlık etmeye kalkışması ve ağacın altında karıncaların, kuşların ona saldırması okuyucuyu derinden sarsan bir bölümdür. Su samurlarının, börtü böceğin suya ulaşma çabası da, insanların suya ulaşma çabası da hep yaşamak ve yaşatmak kadar en gerekli duygunun sarsıcı halini göstermektedir. İnsanlar ve tüm canlılık Konurca hep hiç kurumayacak ve canlılık hep olacak sanrısı ile yaşamış, çay kuruyunca da belli bir şaşkınlık yaşamış gibi görünüyor. Daha o dönemlerde bile doğayı sit alanlarına dönüştüren, doğaya para kazanma hırsını bulaştıranlar suyun damarları ile birlikte yaşamın da damarlarına dokunmuştu. Konurca’yı yerin altından besleyen damarlar yaşamın damarlarıymış. Ve çaresizlik karşısında su samurları kadar şaşkın ve acemi kaldı insan da. İmgesel, naif ama gerçeğin acı yüzü , çözümlemeye çalıştıkça karşımıza katmanlar çıkıyor.

Doğa Akhisar ve köylerinde de kendilik halindeyken huzurlu, durağan bir yapıdaymış. Doğal bitki örtüsü ve hiç acelesi olmayan doğada insanlar da saatlerce kahvelerde, komşuluk ilişkilerinde kendi doğal örtüsünün altında yaşıyormuş. Emperyalizmin olanakları henüz o örtüye erişemediği dönemde yaşam huzurluymuş. Ancak ne zaman açgözlülük ve hırs insanın dünyasına ulaşıyor, işte o zaman o doğal huzur örtüsü insanların zerinden kalkıyor. Açgözlülük ve para kazanma hırsı insanın kendisine kurduğu bir tuzak gibi. Kendi kendini avlayan, kendi damarlarını kopardığını anlamayan insan, sonradan bütün bunların bedelini ağır ödüyor.

Okurunu sürüklemek yerine, yaşamın örüntüsünde olduğu gibi, olayların karşımıza çıkması noktasında olağan gelişen bir dizge görülmektedir. Neden sonuç ilişkisi sağlam kurulmuş, tüm nedenselliklerin, dış faktörlerin, insan doğasının gereği gibi benzer etkileşimler çok doğal gözlemlenmiş ve sunulmuştur. Okuru illa ki çözümlemeye itmeden, olması gerektiği kadarı, duru, doğal tıpkı doğanın kendi şiirini yazması kadar doğal bir anlatım. Romancıların tarz ve dil yapıları tıpkı kendine has olduğundan, diğer roman yazarlarının okura sunduğu çözümleme teknik yolları da kabul görmelidir. Ancak Sular Kuruyunca romanının doğallığı, gerçeklik duygusunu ve empati yakınlığını kazandırır.

Romanın sistemlere eleştirel yaklaşım gibi bir derdi olduğunu söyleyebiliriz. Karakter ve portrelerin yine asıl sorunun ne olduğunu bilmediği bir yabancılaşma ile yaşadığı trajedi de neler yaptığını ya da yapamadığını dikkatle gözlemliyoruz.

Romanda naif aşk duygusuna, doğanın kendilik halindeki şiirselliğine yapılan vurgu, romanı içselleştirmek açısından yakınlık uyandıran anlatımlardır. Güzel motiflerdir bunlar. İçtenlik ve bize dair olanın verilme başarısıdır. Ancak romanda birbirinden habersiz çok değişik karakterler romana girer ve çıkar. Filmlerde olduğu gibi, değişik yan roller sahne alır ve geri çekilir. Bu kadar karaktere ve kan davasının detaylı anlatımına yazar neden gerek duymuştur? Romanın kendi içinde gergin bir alanı gibi, ara sıra kan davasına bakıp sonra suların kuruma hikayesine dönerken, hikaye içinde pek çok hikayeyi birden okumuş oluyoruz. İnsanı ortaya koymak açısından kan davası süreci tanıklığı çok başarılıdır. Korkunun bu denli doğal verilişi yerinde olmuş. Roman da gergin bir hat kurulması ve bu hattan yürüyen insan hikayeleri okurunu da etkiliyor. Doğu da batı da farklı yollardan benzer acılar çekiyor. Evlat acısı, kaygı, korkular kendimizi kuşattığımız yaşamın bize dönen olumsuzlukları. Okurun sayfalarca özdeşlik kurduğu karakterlerin taşıdığı korku, endişe sanki cisimleşiyor ağır bir yük halini alıyor. Romanın sonunda korkulanın olmaması, okura da hoş bir sürpriz hazırlamış oluyor. “Ben silahımı çoktan attım… Çoktandır silahsız yaşıyorum. Ama ölümü bekledim Sado. Gece gündüz ölümü bekledim, sizi bekledim. O yüzden dönmedim memlekete. Ölmek için dönmedim. Ama silahı çeken ben olmayacaktım. Kanı sürdüren ben olmayacaktım.” Burası işte tam bu replik romandaki en vurucu an gibi.

Bütün okuduklarımız salt gözlem değil. Belli bir birikim ve bilgi ile detaylandırılmış bir sürecin anlatımıdır. Salgın hastalıklar, çocukların en çok bundan etkilenişi, susuzluğun yol açabileceği zincirleme yaşanan olumsuzluklar. Belli bir araştırma ve teknik detaylı bir donanım gerektirmektedir. Romanın belli bir hazırlık aşaması geçirdiğini anlıyoruz. Mühendislik bilgilerinin de aktarıldığı romanın profesyonelce çalışıldığını anlıyoruz. Ancak bu denli fazlaca bilginin bir romanda neden yer alması gerekiyordu? Bence yazarın kendi detaycı ve özenli yazış tekniğinin bir getirisi bu.

SOĞUK YILLAR -üçüncü kitap-

1980 Darbesinin savurduğu insan yaşamlarından birer kesit olarak okuyabileceğimiz bu romanın bir nevi hesaplaşma ve yüzleşme gibi duygulara yer veren yine dönemsel bir roman olduğunu söyleyebilirim.

Darbeden hemen önce mülteci olarak önce Yunanistan’a sonra da Almanya ya giden birkaç yoldaşın hikayesidir. Kerim, Adnan, Cemil ve Sema karakterleri gerçekçi birer yaşam gibi karşımıza çıkıyor. Roman anlatımının ana hattı Adnan’ın ihaneti, yükselişi, Sema’nın çaresizliğinden yaptığı tercihin etrafında şekillenmiştir. Sema eşinin intiharından sonra yıllarca vicdan azabı çekmiştir. Kerim yoldaşlarından uzaklaşmış, Hollanda’ya gitmiştir. Cemil romanda hep bir yardımcı karakter gibi kalmıştır. Ve bir de Almanya’nın tutunamayanları romanda yer alırlar. Ali Özenç Çağlar üçleme romanlarının üçüncüsü. Genelde iklim sertliği ile yaşam koşullarının özdeşleştirilmiş bir seyri var bu çalışmanın. Ki adı bu yüzden Soğuk Yıllar olmuştur. Yazarın tüm benliğine işleyen bir üşüme ve yorgunluğun izi gibi.

Darbe pek çok yaşamı karatmıştır. Ama bazıları süreci lehine çevirmeyi başarmıştır.
Ülkenin pek çok yerinde darbe sonrası manzara benzerdi. İnsanlar önce devrim olacağı algısına inandı. Sonra kendini kurtarmaya çalıştı. Özellikle Adnan karakteri yaşamda da karşımıza çıkan bireysel kurtuluşu savunmuş, maddi zenginlikler ile kendi varlığını inkar etmiş yaşamlardan bir tanesidir. Doktor kimliği ve durumları fırsata çevirme uyanıklığı ile çok yükselişe geçmiştir. Ancak kurduğu şirketin ya da açtığı kliniğin pek hayrını görememiştir. Cemil, Sema ve Adnan kendilerini kurtaranlar olmuştur. Bir de Almanya‘nın öbür yüzü vardır. Tutunamayan mülteciler. Almanya bürokrasisine takılan insanların yaşamları. Acımasız soğuklar, acımasız emek sömürüsü altında ezilip kalanlar. Kaçak yaşayanların çaresizliği korkusu bu zorluklara katlanmayı mecbur hale getiriyordu. Bir de faşizmin kirli elleri, Nazi artığı kafatasçı bir zihniyetle karşı karşıya kalanlar, Almanya’nın öbür yüzünde kalıyorlardı. Yaşam ve emeğin saygıya değer olduğu gerçeğinden çok uzak manzaralar.
Almanya’da mahalle ve kahvehane görüntüsü, onca acımasız dünyanın ortasında, ara sıra ortaya çıkan güneş ışığı gibi, samimi bir pencere açıyor. Okura biraz nefes aldıran, tanıdık, içten bir şeyler sunuyor. Kahvehaneler halkın yüzü olan yerlerdir. Karakterler sahici, samimidir. Acıları, geldikleri yerler her şey oradadır. Metin karakterine sığınaktır. Ya da Akhisar’ın mitolojik tarihi ortaya saçılır.

Romanda geçen bir on beş yıl var. Bedeller, korkular, hesaplaşmalar, öz eleştiri, dönemsel analiz her şey düşünülmüş gibi. Fırsatçılık her zaman yanlarına kar kalmamış. Zenginliğin ve yükselişin hem bedelleri hem korkuları on beş yıl boyunca ne Cemil’i Ne Adnan karakterini rahat bırakmıyor. Ve canları ile ödüyorlar o yaşamın bedelini. Korku imgesel, korku katı, korku hasta düşüren bir ağırlık olarak romanın pek çok sayfasında karşımıza çıkıyor. Hırslar, düşüncesizce hareket etmek, insanın kendisini sürekli iş bilir zannetmesi, kendine kazdığı bir çukur ve en sonunda o çukura düşüyor. Tuzak fikirler, maddi olarak fazla açılmak, lüks bir yaşantı ve hırslar hem ihanetin hem bedellerin yumuşak zeminini kuruyor.

Roman da beğendiğim karakter Kerim. Başından sonuna kadar temiz kalmaya çalışmış, hak gözetmiş, ezilenin yanında durmuş, davalarını kovalamış, Avrupa’da yaşıyor olmasının kısmen rahatlığıyla mücadelesine devam etmiştir. Sema’yı çok zor affetmiş ama belki onu da yıllarca göz ucuyla da olsa gözetlemiştir. Ara sıra soğukta olsa iletişim kurmaları, yine Kerim karakterinin vicdani yanının bir göstergesidir. Ailesine olan bağlılığı ile tam idealize edilen devrimci kişiliktir.

Görsel anlatımı epeyce güçlü buldum. Sinematografik bir yapısı var. Görselliğin imgesel anlatımı oldukça başarılı. Yer yerde hareketli anlatımları olan bu roman için bir senaryo alt yapısı da diyebiliriz. İç dünyaların verilmesi bir o kadar iyiydi.Dışı gurbet içi sıla insan manzaraları. Almanya güzel bir anlatımla bizlere ulaştırılıyor. Ancak Almanya’nın kültürel ayağı nerede? Şairler, aydınlamacı isimler sadece bir cadde adı olarak geçmiş. İsimlerinden, yüzlerinden söz edilen aydınların cisimlerini yaşatacak cümlelerde olmalıydı. Almanya’nın daha boyutsal anlatımında o aydınlanmacı yüzüne de bakmak yanında eksiklik duydum. Berlin duvarının yıkılışı tam olarak görselliğin kaotik bir anlatımına dönüşmüş. Zihinsel çarpıklığın görsel verilen yanı farklı tonlarda bir metafor sunuyor. Almanya’nın gök yüzündeki griliği ve içinden geçilen siyasi atmosferin metafor bir tekrarı olduğunu düşünüyorum. Çarpıcı imgelerden geçerek okumak çok hoştu. Zihinsel yanılgısını bir şölen havasında yaşayan kalabalığın anlatımını derinlikli edebi bir metin olarak okuyoruz. “ Ezilenin, yok edilenin kendisi olduğu, kendi geleceği olduğunun bile farkına varmadan saldırıyorlardı. Dokularına sinen linç duygusu bir toplumun tarihine kara bir leke gibi düşüyordu. “ Gri gök yapış yapış sis, çığlık ve cinnet… “

Romanların sinemaya aktarımı farklı bir denklem. Romanda yer alan imgesel bir görüntünün görsele aktarımının imkansızlığından da söz etmek mümkündür. Sayfalar dolusu dolayımlı anlatımı anlık bir sekansa da düşebilir. Eisenstein’in hareketlenen aslanı gibi. Halkın hareket kazanması ile aslan heykelinin uykudan uyanıp kalkması metaforu işleniyordu. Güzel ama ütopik bir anlatım. Her toplum, her birey ütopyalar düşlemiştir. Çünkü adalet duygusu, hak duygusu ve arayışlar bazen yeni toplum düzenleri, bazen de dini duygulara yöneltmiştir insanları. Bu romanın hareket ve görselinde Berlin duvarının yıkılışı neyle simgelenebilir? Aslanın kendi zincirlerine saldırması gerekiyordu ama o, onu zincirlerinden kurtaracak olana saldırdı. Soldan bakınca böyle okumak mümkün. Ancak insan ve duyguları noktasında bir vuslat, bir şenlik gibi de görülebilir. Karışık duyguların özeti , toplumsal bir histeri anı resmediliyor. Yazar Ali Özenç Çağlar’ın da bu ana dair ilginç benzetmeleri vardır. “Dehlizlere inen yüzsüz yüzlerler büyüyen tırnaklarıyla ellerini ovuşturuyorlardı. Kalabalık bilinçsiz bir güdümlülükle haşereler gibi, koşuyordu. Gözler şimdi daha ak, daha kocaman; salyalarını silmeye zamanları yok; her biri o sürüngenlere özgü kararlılıkla, yaklaşıyor, yaklaşıyor, yaklaşıyorlardı… Kadın, gözleri kısık, yüreği kocaman bir çıtır gül, elinin altındaki çantayı da savurarak, sıkılı yumruklarla atlıyor gelenlerin üzerine. Saldırganların dilleri aleve kesiyor aniden; ağızları köpük saçıyor.” Buradaki söz sanatları, metinsel anlatım kalabalığı bir yaratığa benzetiyor. Kurban da kirli katil eller de aynı toplum bedeninde. Toplum tek bir beden olsa bir yanı katil, bir yanı kurban olurdu. Potemkin Zırhlısında da, Berlin duvarında da hareketli bir kalabalık vardır. Oradaki hareket başka bir canlılığı çağrıştırabilir. Belki bir karınca sürüsü. Ortak bir şey dikkatimi çekti. Her iki yapıtta da, bir bebek arabası kalabalığın içinde. Tesadüf de olabilir. Yazarın bilinç dışında hatırladığı bir an da. Kalabalıkların hareketi yaşam döngüsünde bir kırılma anı. ( Mobius şeridi.) Eisenstein’in montaj hareketi bilinç dışı görsel bir akışın hali gibi.

Gurbetin bir de sıla boyutu var ki, bütün yalın gerçeği ile ortaya koyulmuş. Fakirlik, özlem, hiç bitmeyen bekleyiş. İnsanın var oluşunda hep bir ütopya, hep bir hayal kırıklığı döngüsünün bedel kısmı gurbet ve sıla ikileminde de sol mücadele hattının içinde de karşımıza çıkıyor. Yaşam döngüsü, doğanlar, ölenler, dünyayı tanımayan saf dilimizin bizlere neler edebileceğinin kısa bir örüntüsü. Romanlar küçük birer yaşam eskizleridir. Kerim karakterinin kızı Meri’ye kendi doğal yaşamını anlattığı bölüm de çok değerli bir andır.

Roman da korkunun izlek bir yanı vardır. Sürekli bir seyri vardır. Her an huzursuzluk. Duygudan duyguya geçişler de söz konusudur. Ama yine en belirgin duygu korku. Gizli bazı eller yine bir korku filmi gibi kendilerini bazı yerlerde belirgin hale getirir. Kuşatılmış yaşamlarımızda o elleri belki hayatta da fark ederiz. Çünkü o eller kendini belirgin etmek ister. Yani korku da bizi izliyor. Burada duygular distopya romanlardaki gibi soyutlanarak verilmiyor. İnsani boyutta ve imgesel olarak kayda düşülmüş.

Kendini belirgin hale getirmek isteyen güruh kim? Konformist. yaşamlardan ötesini düşünmek istemeyen, aslında yaşamla bağları kopuk,salt durum insanı olanlar, gerçek yaşamın huzurunu kaçırmak istiyor. O bağlamda, şişkin abartılı bir maddi durumun gerçek yaşamla bağları var mıdır? Duygular ve dil gerçek yaşamda doğal bir örüntü olabilir. Sırf menfaatin dili, huzursuzluğu sahte yaşamların yapaylığı insanın kendine kurduğu bir tuzaktan başka nedir? Adnan karakteri, korkak, huzursuz ve sonunda hasta düşen bir karakter. Çünkü başından beri durumdan fayda sağlamasını bilmiş, ama gerçekte yaşamamış, güven duymayı hiç tadamamış ve dolayısıyla güven uyandırmayı da başaramamıştır. Kapital zenginliğin insani noktada fakirleşmek olduğunu gösteren tipik bir örnektir. Vahşi bir yaratık gibi köşeye kısarak öldürülmesi, nasıl yaşadığının da özetidir. Yaşamında birilerinin kanına girmişti. Çamura düşen ilaçlarını arama çabası trajik bir sahnedir.

Romanın sonunda Sema karakterinin yaşadığı tüm zamanı, bir uçak yolcuğunda sorgulaması, ondan önce birkaç adım atabilmesi cesaretle, gerçek yaşam ve duygularını tercih ettiğini gösteriyor. İnsan gerçek benliğini taşıyabildiği oranda cesur olabilir. Sema karakteri kendine yenik düşen, ancak yeniden ayağa kalkmayı başarmış bir kadındır.

Bu roman insanı ortaya koymak anlamında yukarıda anlattıklarımla orantılı olarak başarılıdır.

Eylül 2019 – Havva Ağral

Yorum Yapın