Edebiyat Sayfası Sayı 15.

İçindekiler

-Havva Ağral, deneme.

-Pablo Neruda, şiir

-Aytül Örcün, deneme.

-Ayten Mutlu, şiir

-Ali Özenç Çağlar: Bir şair, bir kitap

-Yaşar Kemal – Abidin Dino: Bir Anı

-Ferda Balkaya Çetin, şiir

-Cemil Rahmi, şiir

-Yunus Yaşar, şiir

-Mehmet Bardakçı, -Ustalardan-

Görsel  Eğitimden, Görselin  Eğitimine  Gelmek

Havva Ağral

    İronik bir başlık koymak zorunda olduğum ciddi bir konuya değinmek istiyorum. Görsel imajlar çağında neredeyiz? Ondan önce en bilindik , en beylik eğitim araçlarından biri olarak görsel araçlar, video, simülasyonlar, hologramlar, animasyonlardan söz etmek istiyorum. Faydalı kullanıldıkları müddetçe, eğitimde payını alabilecek, araçlardır. Bir animasyon sinema ile, çocuklarımıza harika yaşam mesajları verilebilir. Çikolata fabrikası, gerçek ile gerçek üstünün birleştiği bir sinema filmidir. Filmde gerçek şansın insanın kendi ailesi olduğu mesajı çok güzel işlenmiştir. Ayrıca, uzun metraj çizgi filmlerde de animasyon filmlerde de çocuklara ve yetişen yeni nesillere dönük insani mesajlar verilmektedir.

   Görsel çok akılda kalıcı olmadığı düşünülen, ancak bilinç dışına da etki edebilecek bu anlamda da insanlığı etkileyebilecek alanların başında geliyor.

    Görsel olanın kendi içindeki araçları, değişik anlam ve süreçler yaşadı. Savaşların da, insanın başka var oluş süreçlerinin de görsel imajlar çağlarında değiştiğini görüyoruz. Savaşın imajları, yıllar öncesi için, şövalyeler, kılıçlar,  kaleler, toplar, tüfekler ve bunların devinimli gösterilmiş oldukça büyük savaş alanı tabloları iken, seksenli yıllarda,  Reagan’ın el sıkışmasını anime ederek göstermek, Pink Floyd ‘un yürüyen çekiçleri ile göstermek gibi , gerçeğin animasyonu ile imaj bulmuşu. Hatırlarsınız. İran Irak savaşlarının son  bulduğu dönemlerdi. Barışçıl görünen gerçeğin animasyonu. Doksanlarda Körfez Savaşı. Yanıp sönen fosforlu ışıklar. Dijital atari çağında, gerçeğin, gerçek üstü gösterimi çağı idi. Ancak günümüz savaşı daha komplike ve insanın insana ettiğinin en çıplak, en pornografik gösteriminin ve  imajının çağı oldu. Saddam ve diğerlerinin asılışı, BOP projesi. Kadın askerlerin erkek direnişçileri çırılçıplak soyup, başına tasma geçirdiği fotoğraf kareleri, çaresizce bombalardan sakınan çocuk ve babaların görüntüleri vs. Bütün bunlar, bu görsellik, ulaşım açısından her yerde ve çok kolay ulaşılacak boyutta. Bir çocuğun korkan bakışlarından, bir insanın kafasını kesen çocuk görüntüsüne kadar her türlü görsel saldırının savaşı başlamış durumda. Neden bu kadar acımasızca bir saldırı söz konusu? Savaşların görsel ve asimetrik saldırganlığı sanki savaşan iki uç yokmuş gibi. Tıpkı bir çocuğun dünyası gibi, imajlar çağında yetişkin insan da, savaşın neredeyse arka sokakta bir yerde olduğunu düşünecek kadar huzursuz hale getirildi. Düşünün çocukların dünyasında, sınırlar, uzaklık ve alan duygusu henüz çok gelişmemiştir. Yani psikolojik noktada, savaş görsel olarak herkesi tehdit eden bir anlama büründü. Savaşların imaj süreçleri artık çok ciddi zedelenme boyutunda bir anlam kazanıyor.  Bu öyle bir gerçeklik göstergesi ki, gerçeğin hipergerçelik boyutu.(Bauldrıllard)  Tv de haber programları vtr girişsiz göstermesi artık mümkün değilmiş gibi. İlla ki, görselliğin ağır bastığı, insan zihinlerine tehdit ve huzursuzluk zuhur eden görsellik dayatması söz konusu.

Gerçeğin üstündeki bir gerçeklik, hipergerçek denilen bu odak içinde kurgusallık da barından gerçek ötesi bir gerçekliktir. Biraz daha açıklayıcı olmaya çalışırsam; kurgulanan ve o şekille gerçeğe dökülen devinimin gerçeğini izliyoruz. Örnek olarak bir korku filmi izlediğinizi düşünün. Tek başınıza karanlıkta bu filmi izlerken, elbet bir ürperti yaşıyorsunuz. Şimdi dünyaya bu ürpertinin yaşatıldığını düşünün. Bilinç altı (bilin dışı) alan gerçek ve kurgunun ayrımını yapmaz. Siz üst beyninizle korku ve kurgunun ayrımını yapmış olasınız bile, bilinç altı alan bir tehdit algılar. Peki tehdit algılarsa ne olur? Sürekli bir savunma durumu gerçekleşir. Toplumsal patlama ve öfkede, bu görsel kurgu gerçekliğin payı büyüktür. Ekonominin, krizlerin, toplumsal refahın tehdit altında olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bu gerçekliği bize böyle anlattılar. Ve kurguladılar. Yani kurgulanan şey aslında gerçeğimiz oldu. Yaşam sürekli bir gerilim hattı, çocuklarımızın teröre bulaşma ihtimali, her şey gerçek oldu. Köktenci bir coğrafyadan çıkıp gelen bir terörist, Türkiye’de bir yılbaşını kana boyadı. Demek ki savaş arka sokağımıza gelmiş. Bu ülkenin ne demografik, ne otantik yapısına denk gelebilecek bir terör yapılanması Işid. Önce görsel sonra kurgusal ve en son devinim olarak karşımıza çıktı. Bu ülkede milli mücadele döneminde düşmana bile su veren doğal insanı da bozan bir başka Türkiye insanı çıktı karşımıza. Darbe sabahı kendi askerinin kafasını kesen insan modeli, bu ülkenin üzerine kurulmuş senaryonun başarısı gibi.  Korktuğumuzun başımıza geldiği son safha budur. Peki bundan sonraki savaş imajları ve görsel saldırılar neler olabilir? Hiçbir  fikrim yok. Kendi çocuklarımız mı bize düşman olacak? Yeni nesiller birer savaş aygıtına mı dönüşecekler? Yapay zekayı savaş strajeileri için mi kullanacaklar? Savaşlar, ölüm, tehdit kapımızın önüne kadar mı gelecek?

    Karamsarlığı bir kenara bırakırsak, alternatif düşünmek de mümkündür. Yeni nesil okur, yazar, sorgular .Yeni nesil tuzak alanlardan uzak tutulabilir. Bunun için yine kurgusal, gösterge alanların aracı pekala kullanılabilir. Yani süreci tersine  çevirmek hala mümkündür. Sanal alanda da olsa, insani olana özentili, duyarlı, saf ve temiz, kurgulanmamış kendi  doğal gerçeğimize ulaşmak mümkündür. Çünkü biz daha bozulmadık. Her insan vicdan dediği bir otokontrol mekanizması taşıyor. Umut bitmez. Biz kendi görsel eğitimimizle yola çıkarız. Çiçeklere su veren, kedilere mama veren, enstrüman çalan, düştüğünde arkadaşını kaldıran çocuklar yetiştirmeye devam edeceğiz. Bunu görsel ve dil olarak vereceğiz. Aradan çok zaman geçmedi. Yaşar Kemal biziz. Halide Edip Adıvar Biziz. Aşık Veysel bu topraklardan çıktı. Romanlardan hatırlayın tanımadığı biri kapı çalınca, tanrı misafiri diyerek, elindekini avucundaki sofrasına koyan insan bizim atamızdı. Bu ülkenin organik bir vicdanı var. Kendine has inançlı bir yapısı var. Ve hiçbir şeyi öyle kolayından kazanmadığını hala unutmayan yurdum insanı,öyle kurgusal her gerçeğe inanmayacak ve tuzaklara düşmeyecektir.

     ***

Pablo Neruda

DİKTATÖR,  Diktatörler

Bir koku kaldı geriye şekerkamışı tarlalarında: 
bedenden ve kandan bir karışım, iç bayıltıcı 
iğrenç bir taç yaprağı gibi. 
Hindistan cevizi ağaçları arasında doldu mezarlar 
ezilmiş kemiklerle ve dilsizleştirilmiş can çekişle. 
Nazik satrap konuşuyor 
kupalar, yakalıklar ve ALTIN zincirlerle. 
Bu küçük saray ışıldıyor bir saat gibi 
ve gür, eldivenli kahkahalar 
dolduruyorlar koridorları 
ve birleşiyorlar ölü seslerle 
ve o mavi, o yeni gömülmüş ağızlarla. 
Filizini toprağa durmaksızın sunan 
ve büyük kör yaprağını karanlıkta da büyümeye zorlayan 
bir bitki gibi saklandı ağlayış. 
Azar azar büyüdü nefret, 
yumruk yumruk, bataklığın acımasız suyunda, 
çamur ve sessizlikle örtülü bir domuz burnuyla birlikte.

Pablo Neruda
(asıl ismi: Ricardo Eliezer Neftalí Reyes Basoalto) (12 Temmuz1904; Parral, Şili – 23 Eylül 1973, Santiago), Şilili yazar ve şair.

***

Bir Neslin ‘Osman Amcası’ Anısına

                                                       Aytül ÖRCÜN

“Her gün güneşin doğuşunda, küçük küçük sevgiler biriktir. İster avuçlarında ya da kalbinde… Güzel bir yürek gördüğünde ona verirsin.” Osman Çınar

Bir şehir düşünün çok da büyük olmayan, ama kocaman. ‘Elalem ne der’ zihniyetinin hakim olduğu yıllarda bu küçük şehirde genç olmak, bir an önce daha özgürce, kendimizce yaşayabileceğimiz bir yerlere gitme isteği hissettirdi hep bana ve bir çoğumuza. Ömür boyu yaşamayı hayal ettiğim yer değildi ama, dolu dolu yaşadım yine de doğup büyüdüğüm bu şehri. Kabuğunu beğenmemek gibi değil asla. Aksine, kendi içinde çok güzelliklere sahip ve en güzel anılarımın ev sahibi. Fakat beni tanımadığım insanlar çekiyordu, olduğum yerden öteleri. Bütün hayatları tanımak arzusu vardı şairin dediği gibi. Ve dilimden anlayan nadir insanlar yaşardı şehrimde.

Akhisar’ı bilip de Tahir Ün Caddesi’nden haberdar olmayan yoktur. Evden çıktığımda iki uğrak yerim oldu her zaman bu caddede. Çantacı (önceden) Ali Abimiz bizim neslin dert ortağı, arkadaşı, babası oldu. En kaybolmuş zamanlarda dahi sohbetiyle kendini buldururdu. Hazır kendine gelmişsin, oradan çık, diğer bir küçük dükkana doğru devam et Tahir Ün’de yürümeye. Uğrak yeri belli; Çınar Kitabevi. Can sıkkınlığı hiç mi olmazdı sürekli gülen bu mavi gözlerin diye düşünürdüm çoğu zaman. Sıcacık bir insan karşılardı hep beni huzur yüklü dükkanda. Gülen bir deniz gibi ışıl ışıl bakan Osman Amcam. Şimdi ben Osman Amcam diyorum ya, bir nesil Akhisar’lının Osman Amca’sıydı o. Şiirden, kitaplardan bahsederken günlük tasa mı kalır insanda?.. O yıllarda ebeveynler sevgilerini sarılarak göstermezlerdi her zaman. Osman Amca’yı ise her gördüğümde, boynuna atılıp ondaki sonsuz sevgiyi çekerdim içime. Kitap kokardı Osman Amca. Sanki ihtiyacım olan sözcükleri bilir gibi, bir kitap seçer, o kitaptan bahsederken beni anlatırdı adeta. Çoğu zaman aklımı okuduğundan şüpheye düşerdim çocukça. Merakla giderdim eve, bir an önce okumak için kitabımı. Kitapçı dükkanında kitap satmayan bir kitapçıydı o. Akhisar’daki bütün gençlerin, çocukların borcu vardı ona. Çünkü senin belirleyeceğin zaman ve miktarlarda ödenmek üzere kitap satmaz, adeta dağıtırdı. Paranın gelip gelmeyeceğini umursamazdı, yeter ki okusundu çocuklar.

Atatürkçü nasıl olunur deseler, Osman Amca gibi derdim. İleriye doğru yol almanın okumaktan, bilgiden geçtiğini bilir, şiir bakışlarıyla aktarırdı ruhuna. Şelale gibi gürül gürül değil, sakin, naif bir ırmak gibiydi. Ne kadar kızgın olursan ol serinletir, içinin en üşüdüğü anda, dilinden dökülen iki mısrayla ısıtıverirdi. Benim için en anlamlı mısralarsa, kenarları yıllar öncesinin işlemeli kağıtlarıyla  süslenmiş ve çerçevelenmiş olarak geldi. Evimin girişinde asılı ve hep karşımda. İkimiz de pek severdik Ataol Bahramoğlu’nu. Üşenmemiş, emek harcamış, yazmış kendi el yazısıyla. Şimdilerde anlık iletileri, akıllı telefonlarımızdan sessiz harfleri kullanıp en kısa haliyle yazdığımız düşünüldüğünde daha bir kıymetleniyor bu şiir. Sunulmuş bir armağanın, çiçek bezeli sunağı gibi…

“…Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var:

Yaşadın mı büyük yaşayacaksın, ırmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına

Çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuş bir armağandır

Ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana.”

Şiir kitabı; “Dördüncü Cemre“yi çıkardıktan sonra konuşmuştuk son kez. Arkadaşım olan, oğlu Çağdaş’ta ziyaret etmek istemiştim kendisini. Rahatsızdı, nasip olamadı son kez görmek. Gülen gözlerinin ve sesinin sıcaklığı kaldı mısralarında. Kitabının tanıtımını yaptığı imza günündeki konuşmasında söyledikleri gibi; 

“Kırk yıl kitapçılık yaptıktan sonra sizlerle ilk şiir kitabımda buluşmanın mutluluk ve heyecanını yaşıyorum. Kitaplarla, şair-yazar ve sanatçılarla geçen yılların ardından; yaşanan güzellikleri şiirlerimle paylaşmak istedim. Daha ilk gençlik yıllarımda Ümit Yaşar Oğuzcan ile başlayan bu tutku, Orhan Veli’den Nazım Hikmet’e ve daha nice şairlerle gün geçtikçe pekişti.

Şiirlerde aşk vardır, özlem, hüzün, umut-kavga vardır; yüreğin isyanı vardır barış adına, sevgi adına. İşte bu duyguların özgürlüğünü yaşamak vardır şiirlerin derinliklerinde. Ben de, tam bu duyguları yansıtmak istedim dizelerimde. Beyaz gülü sevmek, sarı papatyadan kırmızı karanfile kadar… Yıldızları kucaklamak, doğayı sevmek, ceylanlara su vermek dere kenarlarında. Dört mevsimi yaşatarak yüreğimi akıttım satırlarıma. Ben en çok da insanları sevdim sevgiyi yaşatmak adına. Dördüncü Cemre’yi gözlerinizden yüreklerinize indirmek istedim şiir tadında. En içten yeşeren duygu ve sevgilerimle…”

Geçen yıl(29.11.2017) kaybettiğimiz Koca Çınarımız, Osman Amcamız, dokunduğu her hayata can katarak sonsuzluğa yolculandı. Senin çocuklarının saati hep sevgiyi gösteriyor Osman Amca. Dördüncü Cemre olup geldin baharlarımıza. Yıldızlar armağanımız olsun bu gece sana…

 DAVET

Hadi gel

Bahar olalım

Yaz gelmesin

Hazan mevsimi beklesin

Sararıp solan yapraklar

Dallarında kalsın

Nisan yağmurları altında

Şiirler okuyarak gezelim

Gel işte

Elimde kalmasın

Sana topladığım çiçekler

O ağacın altında göz göze

Kuşların şarkısını dinleyelim

Sen güneşi severdin

Bense denizin mavisini

Yıldızları toplayalım bu gece

Gülden bir buket tak başına

Saat sevgiyi gösterdiğinde

Bekletme gel işte…

Osman Çınar

***

Alele Et/ Ayten Mutlu

Seni beklerken

Papatyalar açıyor avuçlarımda

Dört yanım çimen

Derken

Kasımpatı kokuları geliyor biryerlerden

Sararmaya yüz tutuyor fesleğen

Gecikirsen biraz daha

Ne bir tek yaprak kalacak ağaçlarda

Ne yeryüzünde bir tek çiçek

Nergislerin sümbüllerin aşkına

Doğa aşkına

Acele et…

***

Bir Şair Bir Kitap

 ‘İLK GÜZ ŞİİRLERİ’(*)

Ali Özenç Çağlar

Ne zaman bir şiir kitabı geçse elime, şairine bakmaksızın içim ısınarak içindeki şiirleri okumaya başlarım. Bilirim ki, tüm hoyratlıklar durur ve bir anda; iyimserlikle birlikte güzelliklerin çocuk gülümsemeleriyle el ele tutuşarak sararlar benliğimi. Başka bir tutku başlar, sözcüklerin dansı. Usta bir dil, naif bir söylem, senfoniyi andıran bir müziği ararım okuduğum dizelerde. O, kimi kaba dış uyakları atlayarak, günlük dilden kopup, dantel gibi ince bir örgüyle işlenen metin birden şiire dönüşür. Yağmur olur, yel olur, yeşil bir yaprak, camda fesleğen olur ve size türküleşen o dansın git gelleriyle, birden şimdiye değin kurduğunuz düşlerinizin en dip kaynağı, ya da verdiğiniz yaşam kavganızın son hecesi olur. Şiir böyledir işte. Nasıl da üzülürüm şiirin diline yabancı olanlara. Aslında şiir, kanatlı bir tinin bir başına evreni, yıldızları, mevsimleri, ayı, güneşi tek çırpınışıyla önünüze sermesidir. Ve siz dilsizseniz eğer, anlamaz, anlayamazsınız; sonra da, o oluşan canım senfoni kendiliğinden uzaklaşıverir önünüzden.

Başlıkta şairin ismini bilerek ikinci paragrafa sakladım. Merak edesiniz diye. Önce yukarıda bahsi geçen o kitabın ismini vermeliyim şimdi: İlk Güz Şiirleri. Okumadıysanız nereden bileceksiniz şiirlerin size sunduğu o senfoniyi. Ne ki şiire yakın olanlar bunu kolaylıkla anlarlar. Şiiri yüreğinde hissedenler, yolculuklarında, çantalarının bir köşesinde diğer kitaplarla birlikte şiir kitapları da bulunduranlar; kısa yolculuklarda, otobüste, tramvaylarda, girdiği kafe’nin bir köşesinde avucunun içine sıkıştırdığı kitaptan şiirler okuyanlar bilir. “Gönlüme hükmetmek istesem bir an/ Gözlerim nemlenir, dilim düğümlenir./Hasretin oturur tam yüreğime,/Kelimeler biter, sözler tükenir.” Pınardaki şırıltıya kanmaz, çevirirsiniz diğer sayfaları ve bir yeni şiiri daha dudaklarınız ve soluğunuzla kendinizce biçimlersiniz: ”Bizi/ Seyretmek/Ne güzeldi gözlerinde!/Haliç’e/ Martılar bile konmadan.” Öylece oturduğunuz yere yaslanır ve o anın tadını çıkarmak için birkaç şiir daha okuma isteği doğar içinde: “Bahar gelirse kapına/ Zamansız./ Sakın açma!/ Seni baştan çıkarır./ Ben olmadan/ Dayanamam.”  Artık elinizdeki o kitapçık sizi avucunuzun içine almıştır. Bu kez de şairini merak eder, kitabın önünü, arkasını karıştırırsınız. Tanıdık bir isim mi? Çok çok tanıdık bir isim mi? Yabancı olamaz, şairdir sonuçta. Hiç şairler yabancı olur mu, öteki olur mu?

Ben ‘İlk Güz Şiirleri’ nin şairini ki, -o kendine şair demese de- İkinci el bir kitapçıda, eski kağıt okan o kitap yığınlarının arasında tanıdım. Bizim kentimizde, bir ara sokakta, ‘CAN Kitap’ın sahibesi tanıştırdı. Oysa Mehmet Zengintaş ile aynı kentte yaşıyorduk  ve ilk defa orada karşılaştık. Tabi ondan sonra da gerçek birer dost olduk. Mehmet Bey, sohbetlerimiz sırasında, “Aslında ben şair değilim.” diyordu. Ne var ki, şairlik öyle herkesin kendi kendine “ben şairim!” diyebileceği bir sıfat değildir. O kararı ancak okuyucular verir. Ya şairsindir, ya değil. Dostum alınmasın. Hele bu kitaptan, bu şiirlerden sonra kendisi bir şairdir artık.

Kitabın dış görünüşüne ilişkin şunları söyleyebilirim: Pırıl pırıl, albenisi olan –güz’ü çağrıştıran- bir kapak. Kitabın iç düzenlemesi de hiç bir kusura yer bırakmayacak şekilde titizce hazırlanmış. Öyle, bazı amatörlerin çıkardığı, iç sayfalarda çiçekler, böcekler, eski namazhocası kitapçıklarını çağrıştıran türden değil; Tam profesyönel bir elden çıkmış. Bu çalışması için yazanını içtenlikle kutluyorum.

Bu Günler Dünlere Açılan Pencere

İkilemlerine sığmayınca zaman

Kaçarım!

Ne bu günlerde rahatımdır,

Ne hatırımdaki dünde.

Big benglere taşır yüreğimi

Kâinat yeniden kurulurken!

Ben-i Kasr bizleşir benliğimde,

Kureyş yeniden doğuşları kutsar

Abdullah hanesinde!

Ebu Talip develerini sayar

Yarın için.

Bir sıra kervan,

Bir sıra kervan,

Bir…

İkilemler yok olur,

Doğum kutluluğunda

Amine’nin yüreğinde!..

*- İlk Güz Şiirleri/Mehmet Zengintaş/SonÇağ Yayınları/ Ankara.

***

Abidin Dino – Yaşar Kemal(*)

BEŞ LİRANIN HİKMETİ…

Ahmed Arif, elinde tahta bavulu, sırtında çarşafsız yorganı, sağında solunda iki polis memuru ile Ankara garından trene binmiştir…
Bileklerinde annesinin nakışlı mendili misali kelepçe…
Paramparça bir canla Eskişehir üzerinden İstanbul’a uzanmakta yolu…
Tren Eskişehir’de duruyor, iki köylü biniyor, biri erkek, öteki kadın…
Kadın bakıyor, dışarıda delikanlı bir bahar, yanında iki polis arasında bir yiğit…
Soruyor bir ara:
“Suçun nedir evladım?”
Ne desin, şiirinden başka bir “suç”un gölgesi düşmemiş ki künyesine…
“Sevdadır” diyor kısaca, ağulardan süzülmüş sesiyle…
Birden kadının yüzü aydınlanıyor. Çıkınını açıp para vermek istiyor. 
Ahmed Arif almıyor, oysa cebinde beş liradan başka parası yok.
Aynı tarihte ekmek kapısının kilidini açmak için Adana’dan İstanbul’a yola çıkan Yaşar Kemal’in de cebinde ancak beş lirası vardır.
Anasının balmumundan muşamba yapıp diktiği torbanın içine koyduğu malını mülkünü sırtladığı gibi önce Ankara’ya gider. 
İki-üç gün yolculuktan sonra Abidin Dino’nun evine ulaşır.
Oktay Rifat ile Güzin Dino da evdedirler.
Söz arasında Abidin Dino, Yaşar Kemal’e ne yapmak istediğini sorar.
Arif Dino’nun kendisini Cumhuriyet gazetesine aldıracağını söyler. Cumhuriyet işi olmazsa Orhan Kemal ile İstanbul’da buluşacaklar, bir el arabası alarak sebze-meyve satacaklardır.
Bu da olmazsa Yeni Cami arkasında arzuhalcilik yapacaktır.
Abidin Dino, “İstanbul’a gidiyorsun ya ne kadar para var cebinde?” diye bir daha sorar.
Sonra elindeki Osmanlı kesesine benzeyen bir keseyi Yaşar Kemal’e verir:
“Bunun içinde elli lira var, bu da az ya…”
Kesenin içi bozuk para doludur.
Ve Yaşar Kemal’i otobüsle İstanbul’a uğurlamaya karar verirler.
Sonrasını Yaşar Kemal şöyle anlatacaktır:
“Abidin Dino, Oktay Rifat, ben evden çıktık, Oktay Rifat yolda ayrıldı. O zamanlar otobüs terminali tren istasyonunun yanındaydı. Abidin Dino benden iki buçuk lira aldı gitti, benim İstanbul biletimi getirdi. Otobüs yarım saat sonra kalkacaktı. Hazırlanıyordu.
Dolaşarak konuştuk. Otobüs kalkış saati geldi, çağırdılar. Abidin Dino’yla öpüştük. Öpüştük ya, Abidin Bey orada öylece durdu kaldı. Otobüs beni çağırıyor. Abidin Dino’nun bana söyleyecek bir şeyi var ki söyleyemiyor. Yanına gittim, “Abidin Bey, bir şey mi söyleyecekti¬niz bana?” diye sordum. O, utana sıkıla, “Sen oradan bana 75 kuruş versene,” dedi. Her şeyi anladım. Evde ne kadar para varsa torlamış toplamış bana vermişlerdi. Seve seve ona 75 kuruşu verdim…(*)(Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor: Adam Yayınları, 1996)

*** 

Suyun Çizdikleriyle Zaman

– su! 
dedin, sabrını kuşanan kalp oldu deniz
rastgele bir sınır çiz istersen kumla çakılla kusur aramadan
midyelerin arasından çıkar sözcüklerin anlamını suya bırakarak
durup dinleyebilirim harflerin tınısını öyle çok sevdim

fısıldadın, 
deniz kaydı ellerimden
dalgaların hikâyesini dinleyip geldim öptüm suyu
sütbeyaz duruluğunu örnek aldım kendimde denedim 
bütün acemiliklerimi görmezden geldim hep

dedin, 
kalmadı içimde hiçbir gölge anlamsız hiçbir kıyı hiçbir su

şimdi,
-her şeyin bütün güzel başlangıçlarını fısılda suya fısılda ve öp

kumların beyaz olanını seçiyorduk zor olanını çok uzun zaman sonra 
sırrını ele veriyordu utlu tenin, kendini suyla nasıl tamamladığının

beni bekle, yalnızlıklarımın keşfiyle yürüyorum sana doğru 
rastladığım her yanılgıdan güneşi çıkaracak sözlerin var senin 
çözdüğüm bütün bulmacalarda sen çıkıyorsun, ellerinin yalın hali
ömrüme karışıyor, yüzümün aksak tümceleri uzlaştığım imgelerle

beni bekle, ne kadar boşluk varsa dolduruyorum içini yaşanmamış ne varsa
öncesinden kent uyuşukluğu çıkıyor unut o sesi ve suya yazılan kaderi
yenilenen bir şeyler var zamanın fasit dairesi içinde düşüncelerim sesli

bir ömür böyle taşınır işte kendime zamansızlık hallerinden 
bende kalan ıssızlığıdır iç içe geçmiş duygu hali sudan gelen seslerin…

Ferda Balkaya Çetin

***

Ateş Olsa/Cemil Rahmi

Hiçbir zaman gece olsa

Ellerin ellerim, yüzün yüzüm olsa

Soluğuna kuşlar konsa seherle

Sağlık olsa, çokluk olsa

Gül açsa çocuk sesleri balam

Sussa silahlar günbatımı

Belki bir akşam/ seninle yürüsek

Baskın yememiş köylerimizde

Benim elimde kasımpat, seninkinde gelincikler olsa

***

Arsız Bulutlar/Yunus Yaşar

Hangi tufan getirip de bıraktı

O arsız, o utanmaz bulutları

Duman duman kirpiğinin üstüne?

Kim vurmuş, yanağının ortasından böyle

Kıvrılıp da uyuya kalmış sarı hüzün umarsız

Defteri kapatan kim, kitapları tutuşturan,

Yasaklayan türküyü?

Kim koymuş bu sansürü güncemdeki güvercinin üstüne

Korkusundan havalanmaz serçeler

Vurmak niye, kırmak niye, ipe dizmek canları

Dağları duman etmek, yaşamı yaman etmek

Bir kuru ekmek

Kırk parça hırka umutla…

***

-USTALARDAN-

Hazırlayan: Mehmet Bardakçı 

Karin Kiwus (9 Kasım 1942)Alman şair ve yazar.

Karin Kivus, Berlin Free Üniversitesi’nde gazetecilik, Almanca dersleri ve Siyaset Bilimi üzerine eğitim aldı ve 1970 yılında yüksek lisans yaptı.1971-1973 yılları arasında Berlin Sanat Akademisi’nde araştırma görevlisi olarak 1973’ten 1975’e kadar, Suhrkamp Verlag’da editör olarak çalıştı ve 1975 yılında Berlin sanat Akademisi’nin edebiyat bölümüne başkanlık etti. 1978 yılında ABD’ye gitti, 1982’ye kadar editör olarak ve Texas Austin Üniversitesi’nde konuk öğretim görevlisi olarak çalıştı.1986/87 yıllarında Hamburg’da Yayın Yönetmeni olarak çalıştı, 1987’den önce halen yaşadığı Berlin’deki Sanat Akademisine geri döndü. Alman sinema yönetmeni Frank Beyer ile 2006’da ölene kadar birlikte yaşadılar.

Şiir Kitapları ile,Bremen edebiyat Ödülü (1977) ve Alman Sanayi Federasyonu Kültür Komitesi ödülü (1981) aldı. 2005 yılında Federal Almanya Cumhuriyeti liyakat nişanı verildi.

*
GÜN AĞARTISI

İlerleme
kendini kandırmaya benzer
yalnızca yaşam
mevsimi gelince
bir avcı ya da
bir barbar gibi 
uzaklara bakarak
olduğu yerde giysi değiştirir

Soluk almadan yavaşça
yanın sıra köpeklerle 
gözlerine katarakt inmiş şahin
sırtında paslı tüfekler 
ve ayarsız dürbünle 
peşinde avcı köpekler havlarken
yakalanmayacağını sanırsın

Sanki oradan kaçmak
bayrağı göğüsletecek
kimliğin paramparça
ciğerinden kıpkırmızı vurulmuşsun 
suçsuzluğunun saflığıyla
bir şatoya sığınırken
daima rüya gören sen 
nişan alınmayacağını umarsın

yaşamak için
zaman
kalmıyor
seni saklayacak bir mağara yok

kalk
bir kuşsavar gibi
özgür tarlanın ortasında
dimdik ayakta dur!

Karin Kiwus
Çeviri : Arife Kalender

***

Ömer Hayyam (18 Mayıs 1048 -4 Aralık 1131), Fars şair, filozof, matematikçi ve astronom.

Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.

Hayyam’ın fizik,metafizik,matematik, astronomi ve şiir alanlarında çeşitli yapıtları vardır. Bunları arasında hayranı oldugu İbni Sina’nın ” Temcid – Yücelme- ” adlı yapıtının çeviriside yer alır. Ama Hayyam’ın edebiyat tarihindeki yerini saglayan ve çagımızda geçmişin en büyük şairlerinden anılmasına yol açan “Rubaiyat-Dörtlükler”dir. Sayısı ikiyüzü bulan bu dörtlüklerde Hayyam yumuşak ve akıcı bir dille ve son derece gerçekçi bir uslupla,yaşadıklarını gördüklerini, çevresinden ve zamanın gidişinden edindigi izlenimleri hiç bir yapmacıklıga kapılmaksızın,oldugu gibi dile getirmektedir.

Büyük şaire göre gerçek olan,yaşanandır;dünyanın ötesinde ikinci bir dünya yoktur; insan, yaşadıgı sürece gerçektir;en şaşmaz ölçü, iman degil, akıl ve sagduyudur; insan, aklıyla vardır; dolaysıylada en iyi ölçü, en şaşmaz klavuz akıldır ve gerçege ancak akıl yolu ile varılabilir.

Hayyam’ın şiirinde çagının haksızlıkları,madrabazlıkları ve saçmalıkları ince, alaycı, igneleyici bir dille yerilir. Dörtlük’lerinin konusu; aşk, şarap, dünya, insan hayatı, yaşama sevinci, içinde bulundugumuz geçici dünyanın tadını çıkarma gibi insanla sıkı baglantılı olan gerçek eylem ve davranışlardır.

Şiirlerinde işledigi konulara çogu zaman felsefi, bilgece bir açıdan bakar Hayyam; Aşk, sevinç, hayatın tadını çıkarma ona göre vazgeçilmez şeylerdir; insan hayatının ana dokusu bunlarla örülüdür.

Hayyamın çogu dörtlüklerinde filozofça derin bir sezgi, sınırsız bir hümanizm ve gösterişten, aşırılıktan uzak bir hayat anlayışı görülür.

***

Annette von Droste-Hülshoff,(10 Ocak 1797-24 Mayıs 1848) Alman şair ve yazar.

En önemli Alman kadın yazarlarındandır. Annette von Droste-Hülshoff’un kökeni eski Vestfalyalı katolik, asil bir aileye dayanıyor. Clemens August von Droste-Hülshoff ve Therese von Haxthausen’in kızı olarak 10 Ocak 1797’de (başka kaynaklara göre 12 veya 14Ocakta) Münster yakınlarında Hülshoff Şatosu’nda (Burg Hülshoff) dünyaya geldi. Annette von Droste-Hülshoff münzevi ve dar, kısıtlı bir hayat sürdü. Erken doğumu nedeniyle çocukluk ve gençlik dönemleri hasta geçti. 1812 ve 1819 yılları arasında Profesör Anton Matthias Sprickmann tarafından eğitim aldı ve desteklendi. 1826 yılında babasının ölümünden sonra ailesine ait olan mal ve mülk ağabeyi Werner’a kaldı. Öyle ki o, ablası Jenny ve annesiyle birlikte Münster Haus Rüschhaus’a taşınmak zorunda kaldı.

İlk büyük seyahatini 1825’te babasının ölümünden bir yıl önce Rhein Nehri’ne, Köln, Bonn ve Koblenz şehirlerine yaptı. Bonn’da Sibylle Mertens-Schaaffhausen ile arkadaşlık kurdu. 1842’ye kadar çoğu kez ziyaret ettiği Bonn’da August Wilhelm Schlegel ile de karşılaştı. Böylece Annette von Droste-Hülshoff Grimm Kardeşler gibi çağdaşlarıyla yazılı iletişime geçmiş oldu ama asla onu hemşire olarak yetiştirmek isteyen ailesinin isteklerinden kaçınmadı. Ama bu kendisini sürekli rahatsız ettiğinden ailesiyle ilişkilerini azaltma ve geçimini de yazarlığıyla kazanmak istediğinden dolayı da ailesiyle hiç görüşmeme kararını aldı. Ama o yazar değil, şair oldu. Annesi de bunu anladı ve kızını desteklemeye başladı, bununla birlikte örneğin Christoph Bernhard Schlüter ile kızı arasında bir ilişki kurmak istedi ama gönderdiği el yazmaları yeterli bulunmadı.

Annette von Droste-Hülshoff edebî işlerini gayet ciddiye alırdı ve büyük sanatı başarma bilincindeydi. Romanı ‘Die Judenbuche’ gibi balatları da ünlendi. Zamanı için tipik olan, aydınlatılmış şuur ile dinî arayış arasındaki insanların parçalanmışlığını anlatan eseri Das geistliche Jahr derin dindarlık konusu için önemli bir belge niteliği taşımaktadır. 20 yıldan uzun bir süre çalıştığı bu eserindeki açıklamalar günümüzde biyografik olarak addediliyor. İlk defa, ortaçağ edebiyatıyla uğraşan Baron Joseph von Laßberg („Sepp von Eppishusen“) ile evli olan ablası Jenny ve annesi ile gittiği Bodensee, onun edebî faaliyetlerinde gayet etkili olmuştur.
1841’den itibaren eniştesinin yanında Meersburg Şatosu’nda kaldı, ama evi onu ölene kadar besleyen sütannesinin ve annesinin kaldığı, Nienberge yakınlarındaki Rüschhaus oldu. Levin Schücking, Droste-Hülshoff’un bir kız arkadaşının oğludur. Droste Hülshoff, Levin Schücking’le 1837 yılından beri sıkı bir dostluk kurmuştur. Schücking, Droste-Hülshoff’un aracılığıyla Meersburg Şatosu’nun kütüphanesinin başına geçmiştir.

Droste-Hülshoff 17 Kasım 1843’te Meersburg’un dışında, Weinberge’nin ortasındaki Fürstenhäusle’yi satın almıştır. 24 Mayıs 1848 günü öğleden sonra Bodensee’deki Meersburg Şatosu’nda, muhtemelen ağır bir zatürreye yakalandığından dolayı, hayata gözlerini yumdu.

***


OKULLAR

Bilir misin büyük salonu? – Dikkatle geçmişe uzandım yavaşça:
“Eski şeytan öldü, tanrılar yeni.” –
İçinde yüce şeyler varmış gibi gelir insana çoğu kez.
Nasıl da dalga dalga akın eder yığınla gençlik!
Ne kadar zengin ve parlak! – ama ben fakirim.
O durumda heveslerinikırmak istemem.

Sonra tonoz çatı – Elbette rahat olmam orada,
Modern sikkenin kürekle örtülmüş,
Üzerinde kavgalar edilen mezarının olduğu yerde;
Kır saçlı önderler başlarını sallarlar,
Ne kadar bilge ve derin düşünceliler! – Ama ben aptalım.
Gizlice sokulup bir kenarda durmayı yeğlerim.

Ama görünmeyen Tanrı’ya yakın dağlardaki 
Öğretmen masası, ama yükselen hurra sesi
Ormanlar, fırtına ve kasırga ona uğulduyor,
Nüfus kaydı yeni bir kalp atışıdır,
Ben gösterişsiz öğrenci, ömür boyu gece gündüz 
Onun sözlerini dinlemek istiyorum orada

Annette von Droste-Hülshoff
Çeviri : 
Baki Yiğit

Yorum Yapın