Edebiyat Sayfasi-16-

 

Çağdaş Edebiyat Sayfasından

_–_–+±+±++-++++++++++++++++

 

Bir Haziran Şiiri / Bektaş Çağdaş

ADALININ SESİ
Haziranda çok şey
Söylenir
Acılar gizlenir, yürekler
Bilenir
Haziranda direnişin adı
İsyanın sevdasıdır
Haziranda toprağın
Kokusu yakarken
Genzimizi
Ahmak ıslatan değildir
Yağan yağmurlar
Dövüşerek düşenlerin
Kanıdır.
Haziranda kavganın
Haziranda kavganın adıdır
Saksağanlar öterken
Dam başlarında
Nurhak’da yakılan
İsyanın ateşi
Maltepe’de yankılanır
Adalının sesi
Topraktan alırken
Bereketi
Toprağa veririz
Yiğitleri…
—±–+++++++

Şairin Coğrafyası / Ayten Mutlu

Bir yanda insanla sanat, diğer yanda sanatı üretenle kullanan insan arasındaki ilişki şiirin ne kadar umurundadır? Ya şairin?
İnsanın yaşam biçimini, düşünüş ve davranış tarzını belirleyen tarihsel, kalıtımsal ve çevresel faktörler bu ilişkinin ne kadar belirleyicisi konumundadır ya da belirleyicisi olabilir mi? Şairin,yaşadığı coğrafyanın şiirlerindeki izdüşümü ne kadar derindir? Şair, bulunduğu coğrafyada değil de başka bir çevrede yaşıyor olsaydı, başka şiirler mi yazacaktı? Bir anlamda şair, başka bir kişi mi olacaktı o zaman?
Bütün bu soruları yanıtlamak çok kolay olmasa gerek. Ama soruna salt coğrafya açısından yaklaşarak konuyu biraz daraltmaya çalışırsak, önce şairin coğrafyasının ne olduğunu sorgulamak gerek kanımca. Bilindiği gibi, sanatçının bulunduğu coğrafya, içinde yaşadığı zaman dilimi ve toplum, dili, inançlar vb. sanatçının kişiliğini oluşturan çevresel faktörlerdir ve bunlar yaratıcı güce yön ve biçim veren önemli öğelerdir, Bir şiirin varoluş sürecinde, bütün bu bileşenlerin ayrı ayrı etkileri vardır kuşkusuz. Bu sürecin karmaşıklığı, şiirin yaratım sürecindeki karmaşayı da imler bize. Bu süreçte, giderek çok boyutlu-bir olgudur karşınıza çıkan. Sonunda -bütün bunların bileşiminden süzülerek şekil bulan yapıt, şairin kullandığı dilin boyutları ve açılım yeteneği doğrultusunda çok boyutluluğun üretene özgü bir iz düşümü olur.
Modernleşen bir coğrafyanın akıl ve aklın karşısında yer alabilecek tüm seçimler arasında gidip gelişlerini görebilen, soruyu anlayan ve anlatan, ve kendi içinde çözülen bir metindir şairin önündeki boş beyaz kağıt. Ve belki de taşın içindeki heykeli görüp keskisiyle ortaya çıkaran heykeltıraş gibi şair de o boş kağıttaki şiiri görüp diğer insanlara sözcükleri, yani dili aracılığı ile aktarabilen kişidir. Kağıt ve kalemin yeknesak ilişkisini mucizeye dönüştüren şey de işte bu dildir ve dili kullanan şairin dille arasındaki sevdadır. Karmaşık ve gizemli.
Dilin olduğu yerde insan vardır ve kararlar, niyetler, bozgunlar, yanılgılar, düş kırıklıkları, umutlar, umutsuzluklar vardır. Ve dil, tarihin suçlarıyla yıkanarak varolur. Yaşanılan çağdaki kirlenmelerden de, tıpkı yağmur sularını kökleriyle içine çeken bitkiler gibi nasibini alır. Özünden uzaklaşır, yapaylaşır.
Günümüzde Türk şairinin vatanı, şiirinin kaynağı olan dili, yozlaşan değer yargılarının, reklam ve dublaj dilinin, yabancı kültürlerin ve dillerin sürekli olarak at oynattığı bir alan haline gelmiştir: Şiir dilini, Q dilin tarihsel, kültürel gelişme pratiği ve bu. gelişmenin yer aldığı coğrafya, etkileşimli olarak belirler. Şair, kendisini ırk temelinde değil, coğrafya ve kültür üzerinden tanımlar. Şairin şiir dilini ise, en genel anlamda ortak dil ürünlerine karşı ya da yandaş konumlanışı yanında sosyal ve ruhsal pratiği belirler. Kanımca, Batı kültürü ve modernizminin sorgusuz benimsenip benimsenmediği ve dışarıdan gelen kabul edilirken varlığını sürdürmenin temel koşullarının mihenk taşına vurulup vurulmadığı, konusu Türk şairinin düşünmesi gereken bir olgudur. Farklı olanla kurulacak olan ilişki üzerinde yeterince fikir yürütmesi gerekliliği günümüz Türk şiirinin sorunlarından biridir bana göre.
Üstelik çağdaş dünyada doğu ve batı ayrımı giderek anlamsızlaşıyorsa, modern sonrası bu çağda globalleşmenin, ırkçılığın silahlandırılışının, sömürünün kimliksiz kol gezdiği bir dünyada yaşıyorsak, şair belki de her zamankinden daha çok diline, yani vatanına özen göstermek zorundadır. Şairin kaleme aldığı sadece ,şiir değildir çünkü. O tanrısal bir emanetin taşıyıcısıdır. Yeni efsaneler kurarak, başlangıçlara, o arı, ve duru insana -geri dönüşün yol açıcısıdır. Şair, insanın insanlaşma sürecindeki ilahi görevin şamanı olduğunu, hep anımsamalıdır. Şair şiirini kendi diliyle yazar ama, ama dünya için ve tüm insanlık için yazar sonuçta.
Çünkü, şairin vatanı şiirlerini yazarken kullandığı dil, coğrafyası ise insandır, insan yüreğidir. Vatanı dilidir; çünkü şair, yazdığı dilde yaşar, onunla düşünür, soluk alır, soluk verir. O yaşayan dilden yola çıkarak yarattığı yeni dille, şiir diliyle; varlığı, yokluğu, var oluşu, yok oluşu sorgular. Onun işi budur çünkü. Bunun için vardır. Bunun için seçilmiştir. Çünkü şair hayatın içgüdüsü olan arayış kavramının, yazdıklarında ve yazacaklarında ifadesini bulacağını çok iyi bilir. Kendi varlığının anlamı da burada, bu amaçta gizlidir. Onun şiirinde kullandığı dil, şiirle gerçekleştirdiği büyünün atmosferi, oksijeni, hammaddesi, ateşi, buzu, tanrısı, kölesi ve tapınağıdır. O bilir ki, şiire gücünü verecek olan sır, sözcüklerin kökeninde gizlidir.
Bu nedenle sırrın peşine düşer. Bir tek sözcükteki dip anlama varabilmek için saatlerce, günlerce, belki de yıllarca arar durur. Aradığı nedir peki? Henüz göstergeler ve sözcükler kirlenmeden, yalana bulaşmadan, ırkçılıktan, tarihten ve ideolojilerden yükselen katran kokusu üzerlerine sinmeden önceki arı dile, som anlam katmanlarına ulaşabilmek, lekelerin altında can çekişen pırıltıları gün ışığına çıkarabilmek için bir yol, bir iz…
O bilir ki, insana ışığı işaret etmekle yükümlüdür ve yine bilir ki, insanın içine hapsedilmiş olan saf insanla buluşabilmesi için şiirden başka seçeneği yoktur insanoğlunun. Yitip gitmekte olan anlamlara, gelecekteki özlemlere dair bili ve kehanetler sözcüklerin kökeninde, derininde gizlidir ve şair işte o derinliğin dip dalıcısıdır.
Şairin işi dili giysilerinden soyarak, onların saflığını, özünü çırılçıplak göz önüne sermektir biraz da. Şairin dilden başka toprağı, mülkiyeti, evi yoktur. Silahı da, kalkanı da dildir sadece. Şair varoluşunun bedelini sözcükleriyle öder ve varoluşun kapısını sözcükleriyle zorlar.
Zira, şairin coğrafyası insandır, insan yüreğidir. Bir coğrafya üzerinde kültürler ölebilir. Dinler değişebilir. İnsanlar ölebilir. Depremler, soykırımlar yaşanabilir. Coğrafya üzerinde her şey allak bullak olur ama yaşam biçimi nereye evrilirse evrilsin, insan varolduğu sürece sözün büyüsüne hep gereksinim duyacaktır. Fiziksel ve beşeri coğrafyalar, farklıIıkların, ayrıntıların zenginliğini ve güzelliğini ekler kültüre ve şiire.
Bunun dışında insana özgü temel kavramlar her yerdedir. Örneğin, yıllarca özgürlük düşüncesini bilince getirmemiş herhangi bir insan, bir gün ansızın özgürlük talebiyle uyanabilir yatağında. çünkü bu insani kavramlar insan yüreğindedir hep, farkında olunsun ya da olunmasın.

Şiir ve Öğreti /

Salih Aydemir Yazdı

Sanatın süreklilik arz eden gelişimini şiire indirgediğimizde; sanat için söylenen genellemeleri yine şiire taşıdığımızda belli başlı bazı sıkıntılarla karşı karşıya geliriz. bu sıkıntıların başında ‘öğreti’ gelir.

sanatı bir öğreti olarak değerlendirmek mümkündür. tümüyle olmasa da şiir için ‘öğreti’ kavramını kullanabiliriz.
gerçeği dönüştürme edimi olarak şiire baktığımızda kullanılan sözcükler, anlamlar ve imgeler bir şekilde öğreti niteliği taşıyabilirler. bunu şiirin genel değerlerinde ele almak anlamsız hatta zorlayıcı gelebilir. ki bunu şiirin bazı türleri için özel durumları içinde değerlendirilirse pekala şiir ve öğreti ikiliği buluşturulabilir.
gerçek ve gerçek ötesi kavramlarla şiir sanatı imgeler dünyasının somut-soyut ikilemiyle anlayış, sezgi gücü ile kavranabilir duruma getirilebilir.
birbirinden ayrıymış gibi görünen bu iki eğilim şiirde yan yana gelebildiği gibi iç içe de geçebileceğini hatta geçtiğini görmek de mümkün.
karşıtlığın birbiriyle olan çatışması güçlü ve sıkı şiir doğumlarında bir kaynaşma gösterebilir. bu kaynaşmayı bir öğreti olarak da söyleyebilirim.

şiirin kendi kökenlerinden uzak olanlarla ilişkiler kurması anlamlı geliyor bana. bunu doğru ve şiirin kendinde olan değerleriyle her zaman bütünleştirmesi de mümkün olmayabilir.
bu durum genel olarak da bir umutsuzluk yaratabilir. bu umutsuzluk ya da tehlikeli durumdan kasıt, şiirin başka alanlarla girdiği ilişkide kısırlaşmasına, düzleşmesine hatta şairini yok etmesine kadar gider: tarih boyunca şairin/şiirin aleyhinde söylenen olumsuz bakış ve düşüncelerin yaygınlaşmasına hatta sanki tarihin her dönemine bir doğru olarak girip kalmasına neden olmuş ve olacaktır. ki hala bu düşünde ve bakış geçerlidir.
başka bir hikaye ile canlılardan örnek vermek isterim; bir yengecin iki farklı daha doğrusu iki aynı canlıda gösterdiği(şiir-şair) iki farklı davranış:
“kör olan kabuklu hayvan açılarak, çevresinde oynaşan küçük balıklara gövdesini gösterir. bundan cesaret alan balıklar kabuğun içine dalar. tetikte bekleyen yengeç deniz kabuklusunu o anda hafifçe ısırarak uyarır; hayvan kapanır ve kapakları arasında kalan her şeyi ezer; daha sonra da avını ortağıyla paylaşır.”
bu arada yengeç küçüktür. leonardo da vinci ise olgunlaşmamış(!) yengeçlerden şöyle bahseder:
“dolunay olduğunda istiridye bütünüyle açılır; bunu gören yengeç de, istiridyenin içine bir taş ya da dal parçası atarak ağzının kapanmasını önler, sonra da çayırda otlar gibi onu yer.”

***
Bandırmalı Nadide (*)

neylesem bu benim iç kavgamla
pişmanlığım, kendi düşmanlığımla
sen bağışlasan da, ben yerim kendimi
neylesem bu yüz karam, bu utancımla

ömer hayyam

Olga’dan bahsediyoruz
rönesans prensi ahmet naci beyin londralı olga cynthia’dan
“sen çok terbiyesiz bir çocuksunuz”
aksanıyla atları seven ve dişinin
ağrısından yüzü şişen adama aşık olan kadından bahsediyoruz

yeri ve zamanı olmayan aşk
bir çığlıkla buluyor karşılığını
uzun bir sessizlik geçiyor gözlerinden
sessiz ve imkansızlıkla
alıp cebine koyası geliyor boşluğu

jack var ahmet naci bey oğlum jack
karım ol
çocuklarımın annesi ve oğlumuz jack
işgal yılları zor ve karışık zamanlar
herkesin herkese şüpheyle baktığı yıllar

orient express ile sirkeci garı
ardından vapur ve üsküdar
savaş mı evet asıl savaş aşktı istanbul’da
dantela gibi saçakları olan
beyaz bir evin çamlıcası

kabus başlıyor köşkte
gavur kadın diyorlar
“yarısı yavrumun yarısı yılan yavrusu”

lozan’da özel kalem müdürü ahmet naci bey
onu göğsünde saklıyor londralı olga
çarşafın en karasını giyiyor
londralı olga bandırmalı nadide oluyor
“hariciyelerin yabancı karısı olmaz”
kanunu çıkıyor resmen boşa ama birlikte yaşa
diyor, inönü
aşk ya aşk işte
“mesleğimden geçer karımdan asla” diyor ahmet naci bey

fakr-u zaruret yılları
yıldız’ı saracak bez yok
evlerden evlere yolculuk
ankara-istanbul arası
mösyö dörö kaçak
sokakta dilenen nine
zerzevatçı
cook diye bir iskoç
yetmiyor üstüne üstlük
sokak kedileri ve köpekler
insan aç kalınca aklını doyuruyor

“anam suratlı bir kızım”
çocukken olga yıldız’dı
yaşlandıkça yıldızdı olga

sevgilimi rahat bırakın
rahat bırakın kocamı
kitaplarımı satarken yeni bir ev aradım
bensiz öldü babam
bensiz öldü annem

olga ayakta kaldı tek neden aşktı

* olga cynthia; yıldız ve müşfik kenter’in annesi. ahmet naci bey babası. olga’nın 16 yaşında evliliğinden olan jack ilk çocuğu. istanbul’a geldiklerinde nüfusa nadide olarak kayıt ederler.

** trajedinin kadınları dosyasından.

Salih Aydemir.

Yorum Yapın