Düşünmek, olmak ya da olmamak

 

Aşağıdaki kısa yazıda amacım, ünlü Fransız filozofu René Descartes’ın felsefi kuramından kaynaklanan sorunları tartışmak değildir. Tersine onun felsefi kuramından kaynaklanan tüm sorunları bir tarafa bırakıp, onun cogito ergo sum veya “düşünüyorum, o halde, varım” özdeyişinde saklı bazı temel düşünümlere işaret etmektir.

Bunlar bir taraftan yeni bir uygarlık arayışını ifade ederken diğer taraftan bu uygarlığı gerçekleştirecek insanın, yani öznenin statüsü ve kuruluşuyla ilgilidir.

Modern felsefenin kuruluşunun henüz başlangıcında olan Descartes’ın ortaya koyduğu felsefi sistemi eleştirmek çok kolaydır. Henüz başlangıç aşamasında olmasından dolayı kaçınılmaz olarak bu onun “yumuşak karnı”dır. Fakat eleştiri eleştirilende güçlü olanı görmeyi şart koşar. Bu yazıda amacım, Descartes’ın felsefesinde dikkate alınmayan güçlü yana işaret etmektir.

Ünlü Fransız filozofu René Descartes’ın ünlü deyişi hemen herkes tarafından bilinir. “Düşünüyorum, o halde varım”. Fakat bu özdeyiş kanımca bugüne kadar yeterince anlaşılmamıştır. Descartesçı felsefenin ya kendi içine kapalı dar, canlı toplumsal yaşama yabancı kılı kırk yaran anlamsız yorumlarından dolayı derinliği günlük yaşam için de bugüne kadar yeterince anlaşılmamıştır. Ya da önyargı dolu yüzeysel, aklı ve aklın yaşamımızı örgütleyici eleştirel pozitif anlamını reddeden yorumcular nedeniyle hor görülür olmuştur.

Filozofun günümüzden üç yüz elli yıldan fazla bir zaman önce yazmış olması nedeniyle yazdıklarının artık eskimiş olabileceğine dair kendiliğinden oluşan genel kanı da bu yaklaşımları desteklemektedir. Oysa Descartes’ın bu özdeyişi üzerine ne kadar düşünülse azdır. Özellikle düşünme kapasitesini gittikçe daha çok yitiren, bilgiden çok inançla, düşünceden çok hissiyat ile davranan toplumumuz için entelektüel bir ilaç olabilir.

 

Toplumumuzda Nasıl Düşünülüyor, Nasıl Yargılanıyor, Nasıl Davranılıyor?

Kaba bir genelleme hatasına düşmeden toplumumuzda belirgin bir eğilim veya durum olarak şu belirlemeyi yapmak mümkündür.

Toplumumuzda ne yazık ki henüz çok az insan okuyarak, inceleyerek, araştırarak ve somut olgusal ve/veya mantıksal veriler üzerinden tartışarak yargı oluşturmaktadır. Empati kurma kavramının herkesin ağzında olduğu gibi, yargı sözcüğü de olumlu veya olumsuz anlamda herkesin ağzında. Fakat empati kurmanın önkoşulları, araçları, yöntemi ve süreci hakkında ne kadar biliyorsak, yargılama veya yargı oluşturmanın bilgiyi ilgilendiren koşulları hakkında da o kadar biliyoruz diyebiliriz. Ülkemizde halimizi betimlemek için ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak’ tabiri boşuna üretilmemiş olsa gerekir.

Dolayısıyla toplumumuzun ezici çoğunluğu hala söylenen (sıkça yalan söylenen) ve duyulan üzerinden inanç veya en iyi durumda bir kanaat oluşturmaktadır. Çoğumuz tarafından bir konuda bir düşünce, bir fikir ve bir yargı oluşturmanın ne demek olduğu bilinmemektedir. Bu nedenle toplumuzun hemen her alanında, en çok da akademiya denilen “cadı kazanında”, düşünmek ve tartışmak yerine dedikodu yapılmaktadır, göz göre göre “kocaman” doçentler, profesörler yalan söyleyebilmektedir.

Toplumumuzda inandırıcı yalan söylemek, işini kılıfına uydurarak çalmak; yolunu yordamını bilip dolandırmak, kazıklamak ve “çarpmak”, hatta bizzat ahlakı askıya almanın, erdemi rafa kaldırmanın kendisi bile bir erdem sayılır olmuştur.

 

Ahlaka ve Erdeme Sahip Çıkan Kimse Yoktur

Durumumuz tam anlamıyla, Rousseau’nun bütün modern zamanlar için belirttiği gibidir. Erdemli olmak için tüm koşullar sağlanmıştır, fakat erdeme sahip çıkan kimse kalmamıştır.

Toplumumuzun hemen her alanında insanlar mevkiler elde etmek veya sahip oldukları mevkileri elde tutabilmek için yalan yanlış algılar uyandırabiliyor, dedikodular yayabiliyor, iftiralar atabiliyorlar.

Herkesin gözünde büyüttüğü akademiya da bundan muaf değildir. Hatta akademiya söz konusu ahlaki çürümenin en çok ve en radikal bir şekilde yaşandığı alandır. Oysa bilimlerin ve felsefenin varlık nedeni, insanlığa hizmet etmektir, insanlığın dertlerine deva olmak, sorunlarını çözmektir.

Öyle ki, bazı durumlarda farklı üniversitelerde bulunan farklı kişiler arasında bu konuda deneyim paylaşıldığı, birbirlerine örnek almaları için uydurdukları “belgeleri”, yazdıkları dilekçeleri verdikleri izlenimi uyanmaktadır. Bazen bir üniversitede verilen bir dilekçe aynı veya benzer bir konuda başka bir üniversitede verilen dilekçeyle çok benzeşmektedir. Bu bir rastlantı olabilir mi?

Bu nedenle Descartes’ın “Düşünüyorum, o halde varım” düsturu toplumumuzun yalnızca burada saydığım hastalıkları için değil, sayısız birçok başka hastalığı için de düşünsel ve duygusal ve belki de çok daha fazlası için bir terapi veya tedavi olabilir.

Nasıl? Bu kısa yazımızda bu soruya bir yanıt verilmeye ve Descartes’ın özdeyişin hangi bakımdan verimli kılınabileceği gösterilmeye çalışılacaktır.

 

Eleştirel Düşünce ile Küllerinden Yeniden Var Olmak

Descartes cogito ergo sum özdeyişiyle düşünebilmeyi bir ‘olmak ya da olmamak’ meselesi olarak tanımlar. Bu özdeyişiyle eleştirel, yani ‘sürekli sorgulayan şüpheci bir düşünme ve ancak buna dayanan yargılama bir topluma gerçekleri bulması ve buna uygun davranması için ekmek ve su kadar gereklidir’ demek ister. Descartes, 1641 yılında yayınlanan Meditasyonlar adlı eserinde şüpheci düşünceyi tek dayanak olarak gösterebilmek için dış dünyadan, bedeninden, kısacası: her şeyden soyutlar. Burada soyutlayamayacağı tek şey, bilgiyi ve bilimi mümkün kılan yöntemsel şüpheci düşünmedir. Descartes açısından tek geçerli düşünme tarzı ancak bu olabilir ve bireyleri olduğu kadar toplumları da ancak bu düşünme tarzı selamete çıkarabilir.

Sorgulanmamış düşünce, düşünce değildir. Düşüncenin gerçek anlamda düşünce olma statüsünü elde edebilmesi için eleştirel olarak empirik ve/veya mantıksal bakımdan kanıtlanmış olması gerekir.

Descartes düşünceye dair bu yaklaşımla her şeyden şüphelendiği, yapıcı anlamda her şeyin varlığını sorguladığı en uç noktada, yani meselenin gerçekten olmak ya da olmamak meselesi olduğu sınırda, eleştirel düşünmenin anlamını tanımlamaktadır. Buna göre insanın hiçliğe karşı, yani kendisini entelektüel ve ahlaki çürümeden kurtarıp yeniden var edebilmesinin tek dayanağı eleştirel düşünmedir. Böylece eleştirel düşünmeyi ve yargılamayı erdem bellemiş bir toplum sanki küllerinden Anka kuşu gibi yeniden doğup var olur.

 

Eleştirel Düşünmek Ne Demektir?

Elbette burada söz konusu olan, herhangi bir düşünme tarzı değildir. İnsanlar en cani eylemlerini de düşünerek hazırlarlar. Tersine burada söz konusu olan, reflektif veya yansısal düşünmedir; eş deyişle düşünmeyi düşünmektir. İnsan ancak bu soyutlama aşamasında düşüncesinin doğruluğunu ve yanlışlığını sorgulama olanağına kavuşur. Bu düşünsel aşama insanın kendisiyle ve başkalarıyla ahlaki bir varlık olarak ilişki kurduğu aşamadır aynı zamanda. Descartes’ın önerdiği bu düşünme seviyesinin gerisinde veya altında kalan düşünme veya soyutlama seviyesi daha çok fizyolojik düşünmedir, yani eleştirel veya yöntemsel şüpheci düşünme değil, düşünme kapasitesinin kaybolduğu güdüsel, instinktif düşünmedir.

İnsan, düşüncesini sanki bir ‘nesneymiş’ gibi, örneğin bir resim tablosu gibi karşısına koyup, düşüncesinin neliğini ve nasıllığını sorguladığı için düşüncesi dolayısıyla dış dünyaya dair hem bilinç hem de dış dünya dolayısıyla kendisine dair bir özbilinç geliştirir. Bu özbilinç insanın düşüncesinin akıllılığını, yani gerçeğe ve vicdana uygunluğunu, kısacası ahlaklılığını sorgulamasının ön koşuludur.

 

Felsefi Düşünme ve Uygarlık

Descartes’ın özdeyişinde varlığının temeli olarak belirlediği düşünmenin, nasıl bir düşünme olduğu sorusuna Felsefenin İlkeleri adlı eserini Latinceden çeviren kişiye yazdığı mektupta açıklık getirir.

Descartes, bir halkın içinde felsefeyle uğraşanların sayısı ne kadar çok olursa, o toplumun insanları o kadar ince ruhlu olur, diyor. Öyleyse, felsefi düşünme, insanı ince ruhlu, narin, nezih, zarif bir varlık yapmaktadır. Zira ancak felsefi düşünme dolayısıyla insan kendi varlığına dair tam bir bakış açısı yakalamaktadır ki, bu bakış açısı aynı zamanda sanatın, edebiyatın, şiirin temelini oluşturmaktadır. Bu durumda Descartes insanın herhangi bir var olma biçimini var olmak olarak değil, uygar var olma biçimini var olmak olarak tanımlıyor. Varlığa anlam veren düşünme tarzı da ancak uygar varlıkla ilişkili olabilir.

Uygar olmak ne demektir? Uygar olmanın ölçüsü nedir? Ünlü Alman filozofu Hegel, felsefi düşünme yeteneğini, yani metafiziğini kaybetmiş bir halkın bireyleri en fazla birer canlı nesne olabilirler, diyor. İnsanlar için asıl olan herhangi bir biçimde canlı bir varlık olarak var olmak değildir oysa. Öyleyse gerçek anlamda, yani anlamlı bir şekilde var olmak, felsefi düşünme tarzına sahip varlıklar olarak var olmaktır.

 

Descartesçı Düşünme ve Kendini Bilme

Güdüsel veya instinktif düşünme tarzından farklı olarak felsefi veya reflektif düşünme insana ne olduğunu, nasıl olduğunu, ne durumda bulunduğunu sorgulama olanağı veriyorsa eğer, Descartes’ın iddia ettiği gibi, reflektif düşünme insana her şeyden önce kendini bilme olanağı sunuyor demektir. İnsanın herhangi bir canlı varlık olarak değil, kendisini sorgulayabilen bir varlık olarak var olması, kendisine, haline, durumuna, düşüncesine, ahlaki ve estetik duygularına reflektif bakabilen insan olması, insanı iyi ve kötü, doğru ve yanlış, gerçek ve yanlış, güzel ve çirkin arasında ayrım yapma olanağına kavuşması anlamına gelir. Ancak kendini bilen insan anlamlı bir yaşam sürebilir. Öyleyse, Descartesçı anlamda düşünme, gerçekten de yaşadım diyebilmenin ve bu anlamda var olabilmenin önkoşuludur. Descartes’ın ‘düşünüyorum, o halde, varım’ özdeyişinin birçok mümkün anlamlarından birisi ve kanımca en önemlisi budur. Ancak kendisini bilen insan ahlaki sorumluluk üstlenebilir.

 

Ölçü Gerçektir, Azınlık veya Çoğunluk Değil

Fakat Descartes’ın özdeyişini yukarıda önerdiğim gibi genel anlamda almanın yanında bir de özel anlamda, bireyler bağlamında almak da mümkündür. Bu bağlamda ‘düşünüyorum, o halde, varım’ özdeyişi teker teker tüm bireylere herkes ve tüm kurumlar karşısında düşüncesini özgürce ifade edebilme talebini içermektedir. Burada söz konusu olan sadece ifade özgürlüğü talebi değildir. Kant’ın örneğin Aydınlanmacılık Nedir? yazısında ifadesini bulan Descartes’ın özdeyişinin bu anlamı elbette önemlidir ve modern felsefenin ve toplumun en temel sorunlarından birisidir. Fakat bu özdeyişin henüz yeterince üzerine düşünülmemiş başka bir anlamı daha vardır. Bu da gerçeklik ve geçerlilik bakımından düşünce eşitliği talebini içerir. Ne demektir bu?

Descartes neredeyse tüm eserlerinde yöntemine dair yaklaşımını kendi kişisel beninin, yani sanki özel meselesi olarak anlatır. Fakat görünen o ki, Descartes, ortaya koyduğu yöntem ve kuramın kendi özel meselesi olduğunu ne kadar çok vurgularsa, genel beninin sözünün gerçeklik ve geçerlilik talebini kurumlar, kuruluşlar ve mevki ve statü sahibi kişilikler karşısında o kadar çok güçlendirmektedir. Descartes’ın bu yaklaşımına göre sıradan bir kişi olan Descartes’ın gerçek iddiası ile örneğin bir kralın veya papanın gerçek iddiası arasında ağırlık bakımından bir fark bulunmamaktadır. Descartes’ın cogito ilkesinde saklı olan düşüncelerin, gerçeklik ve geçerlilik söz konusu olduğunda ağırlık bakımından eşit olduklarına dair bu ilkesel yaklaşım bugüne kadar yeterince dikkate alınmamıştır.

Modern Felsefe ve Özgürlük

Yukarıda işaret ettiğim birkaç ilkenin içeriğini özgürlük ve eşitlik kavramlarının doldurduğunu görmek zor değildir. Descartes’ın felsefe kuramına içerik ve anlam kazandıran öncelikli olarak bu iki ilke ve yukarıda betimlediğim ince ruhlu zarif ve nezih insanlardan oluşan barışçıl uygarlık arayışıdır. Onun sisteminin ortaya attığı büyük sorular 17. yüzyılın başlarından ta 19. yüzyılın başlarına kadar, onun ilk eseri olan Aklın Yönlendirilmesi İçin Kurallar’dan Hegel’in Mantık Bilimi’ne kadar süren iki yüz yıllık süreçte büyük ve verimli tartışmalara hazırlık yapmış ve bunun sonunda modern mantık tüm boyutlarıyla ortaya çıkıp kurulmuştur. Her iki bakımdan da, özne kuramı bakımından da yeni bir uygarlık arayışı bakımından da temel de olan, Descartes’ın yukarıda kısaca sergilediğim düşünceleridir. Temelde olanı bilmeden sürecin sonucunu anlamak mümkün olmamaktadır.

Yorum Yapın