Çürükleri ayırmak mümkün mü?

Saygıdeğer Gün Zileli hocamız bir yazısında, toplumdaki ölü tabakalardan söz ediyordu. Düşünülmesi ve üzerine katkı konulması gereken bir tabir, bir tanımlama olduğuna karar vererek, toplumsal çürüme dediğimiz küntleşme, duyarsızlaşma konularına farklı açılar getirmeye çalışacağım.Tabakalar, toplumun faklı tonları, farklı algı noktasındaki oluşumları, içinde canlı öğeler de barındıran her renk. Toplum statik bir terminoloji ile tanımlanamaz. Değişkenlikleri, kendi iç dinamikleri ile, toplum da hareketli ve dönüşen bir kitledir.Ancak ekonomi ve sosyokültürel etkilenişim ve mübadele, alış veriş noktasındaki iletişim ile bu dönüşümler hız kazanabilir ya da yavaşlar.

Tayfun Atay hocamız da, bir iktidarın uzun süreli ölümünden söz ediyor. Ölü tabakalar ve ölmekte olan iktidarlar, tam olarak neyin sonucu? Aslında sorun olarak neyi elimize alsak, elimizde kalacak kadar çürüyen bir yapının sonucu. Kimsenin kimseyi gerçekten duymadığı, ancak çok trajik olaylarda, sözde bir duyarlılık gösterip, ardından bir an da normale dönen, çabuk yatışıp, çabuk parlayan bir toplum portresi görüyoruz. Kendi içinde, kendi yaralarını onaracak denli bilinç taşıyan bir toplum var mı? Toplum sokakta yaşayan insanlar için bir iyilik hareketi başlattı mı? Ya da sokakta yaşayan havyaların barınaklara terk edilmesinin dışındaki çok kapsamlı bir toplum hareketi görebildik mi? Kurslara gidemeyen öğrenciler için toplum bir şey yapıyor mu? Toplum yapıcı anlamda bir hareketin içinde yok. Kitleleri, Sivas’ta şair yakarken, Maraş’ta bebekleri katlederken gördük. Yıkıcı olan da kitle ve hareketi görmek mümkün iken, kitlenin yapıcı ve sarmalayıcı halini göremeyecek miyiz? Depremler, doğal felaketler de görebildik. Toplum tamamıyla duyarsız, künt, yağmacı ve yıkıcı değil. Ancak aynı toplumun içinde, depremzedelerin evleri de talan edildi. Yardım kamyonlarında insanlar birbirini ezdi. Toplum dediğimiz yapının kendinden onarıcı halleri yok demesek bile yıkıcı hallerinden daha az görünmektedir. Yıkıcılıkta bir galeyana gelme, bir linç hareketi oluşturma , bir nefret itkisi uyanması gibi topluma işlenmiş kodların genetik tekrarını görüyoruz.

Bir insan, bir toplum, aynı yaşam kodları ile donatılıyor. Bayrak, ezan, vatan. Hamasi söylemler bu kodların üzerinden geçmek gibi. Yani bu kodlar uyarılmaksızın toplumun hareketlendirilmesi çok mümkün görünmüyor gibi. Düşünelim. Bir yurdum insanı, ailesi ile doğa gezisine çıktığında, ortalığı batırıp toplamadan günlük eğlencesini tamamlayıp gidiyor. Aynı kişi, galeyana gelecek kodların işlerlik kazandığı ortamda vatanseverdir. Peki batırıp çıktığınız orman vatan toprağı değil midir? Yerlere tüküren, çöpü denize atan, arabası çizildi diye tanımadığı bir çocuğu dövmeye kalkışan yurdum insanı, vatan, millet, bayrak, tek bir çakıl taşı hamaset söylemi ile harekete geçer. Hiç tanımadığı çocuklar askere giderken ağlayan kişi, karşı futbol takımının holiganları ile kıran kırana dövüşebilir. Burnunu kırdığı çocuk bu vatanın evladı değil miydi? Bu hassasiyet kodlarını politik kürsüler ve ağızdan ağza eğitimsi bir hal ile dizayn eden bir takım eller söz konusu değil mi? Bu eller, Ülke betona teslim olurken, ülke de doğal kaynaklar talan edilirken, ülke de iklim kuraklaşırken , halka bu yaptıklarını da icraat olarak alkışlatıyorlar.

Romanların, filmlerin konuları da biraz böyle. Yaşam dan kesitler veren, türeten konular. Dikkatli bir izleyici kısmen neler döndüğünü anlamaya çalışır ve sistemin öngördüğü hareket alanını dışına da bir varlık göstermeye çalışır. Sivil toplum örgütleri tamamıyla olmasa da, sistem öngörü hareket alanının dışına taşmaya çalışıyor. Dönemler, ülke atmosferi ne olursa olsun, belli bir otoritenin, halkı galeyana getirecek sinir uçlarını ve hareket alnını tayin eden bir rotası olduğunu görüyoruz.

Zola’nın gerçek romanı, ilkeli, laik bir okulun öğretmenine iftira atar. Ancak asıl suçlular inançlı görünen din adamı çıkar. Bir gün ortaya çıkar. O yüzden romanın adı da Gerçek tir. Roman da halk yine bu iftira ile öğretmene saldırır. Öğretmenin ailesi çok kötü günler geçirir. Toplumdan tecrit edilir. Salt zengin kesimin korunması noktasında halkı kışkırtmak ve linç üretmen üzere medya, liderler belli bir borazanlık ederler. Yani bu bir nevi cambaza bak yöntemi gibi.

Peki toplum neden böyle güçlü bir sesin ardından, fareli köyün kavalcısının ardına düşer gibi hareketleniyor? Nasıl bir an da kıyıcı , linççi bir hal alıyor? Toplumsallık önce bireyselleşme yolundan geçecek. Bunu gerçek bir eğitim, sanatsal kavrayış, kişisel sorgulama ve gelişim süreçleri etkileyecek. Roman okumak, film izlemek , daha derin düşünebilmek, daha detaycı görmek ve sistemlerin tuzağına düşmemek anlamına gelecektir. Tüm bunlar olmaksızın toplum kendi içinde bir çürüme reaksiyonu olarak ya güdümlü hareket edecek ya da duymaz, görmez, bilmez hale gelecektir. Cahil bir toplum çok tehlikeli bir toplumdur. İçimizdeki çürükleri ayıklamak mümkün mü? En azından birilerinin, gizli ellerin ya da aleni medyatik ellerin dayattığı dışında biri olmak için çaba göstermek bir mecburiyettir.

Yorum Yapın